danilo Alican 8

8. Bölüm
Mutlu Prens ve İtalyan Şövalye
Müzik; Lana del Rey, blue banisters
Mitski, your best american girl

keyifli okumalar^^
???

Bir insanı gerçekten sevip sevmediğini anlamanın en kesin yanı, bunun çoğu zaman onun davranışlarından değil, kendi kalbinin hiç susturamadığın o tuhaf çekiminden gelmesidir. Birinin sana karşı umursamaz göründüğü, yüzünü çevirdiği, kelimelerinin keskinleştiği anlarda bile için bir şekilde ona doğru akar. Bu çekim bazen öyle güçlü olur ki, mantığın tüm çırpınışlarına rağmen seni kolundan tutup onun yanına götürür. Belki de aşk bu yüzden insanın aklını dumura uğratan bir kuvvettir, onu ne kadar itmeye çalışırsan çalış, geri döner. İçine çöreklenir. Onu unutmaya çalıştıkça daha çok kazınır.

Normalde bir insanı ilk hatasında silip atabilecek kadar kesin ve katı olan ben, söz konusu Danilo olduğunda en ufak bir kararlılık bile gösteremiyorum. Başka biri olduğunda gözümün kırpılması bile yeterdi. İlk yanlışta arkamı dönüp giderdim. Ki öyle de yaptım. Ailemi, evimi ve ülkemi terk ettim. Kendimi korumayı, sınırlar çizip insanları dışarıda bırakmayı yıllar içinde öğrenmiştim. Ama konu ona gelince… İşler tamamen bambaşka bir boyuta evrildi. Ne kadar kızarsam kızayım ne kadar incinirsem incineyim ne kadar korkarsam korkayım… Bir türlü yapamıyorum. Onu hayatımdan çıkarmak bir yana, o en kötü hâliyle bile sevecek bir yan buluyorum içinde. Sanki kalbim onun karanlığına alışmış, orada yaşamayı öğrenmiş gibi.

Belki de bu yüzden aşk, insanın kendine attığı en derin kesiktir. Bazen gerçekten intihar gibi gelir. Kendinden vazgeçmenin, aklından vazgeçmenin, hatta zaman zaman hayattan vazgeçmenin eşiğine sürükler seni. Ama yine de bırakamazsın. Bilirsin, bu bağ sana iyi gelmiyor; bunu her hücrenle hissedersin. Ama bir yandan da o bağın yokluğunu düşünmek bile nefessiz bırakır.
Bilemiyorum…
Bildiklerim sınırlı.

Ve buna rağmen Danilo’yu hâlâ seviyorum. Beni gerçekten çıplak elleriyle boğup öldürmeye çalışmış olmasına rağmen, kalbimde hâlâ onu koruyan bir yer var. Hâlâ onu düşününce mideme giren o sıcak sızı, hâlâ ellerinin dokunuşunu anımsayınca içimde kıpırdayan o küçük titreme. Hiçbiri hiçbir yere gitmedi. Hayatlarımızın birbirine karışmış bir çamurun içinde sürüklendiğini bile bile, yanımda yalnızca onun olmasını istiyorum. Dünyanın tüm ağırlığı, tüm karanlığı üzerimize çökse bile, yanımda durması yeterli geliyor bana. Bu ne mantıklı bir istek ne de sağlıklı. Ama gerçek bu. Benim gerçeğim.

Ayrıca, kafam hiç olmadığı kadar da karışık. Düşüncelerim bazen öyle birbirine giriyor ki, içimde dolaşan her ses aynı anda konuşmaya başlıyor. Ne yapacağız? Nasıl toparlanacağız? Bu işin sonu nereye varacak? Bunları düşündükçe boğazım düğümleniyor. Hayat bir süredir üzerimize sürekli bir şeyler fırlatıyor; sanki hiç mola vermeden saldırıyor. Bir şey bitiyor, hemen ardından yenisi başlıyor. Neden Maria? Aslında kim o? Ne için burdayız? Arkasında nasıl bir güç nasıl bir sistem var? Yoksa tamamen şanssızlık mı? Hiçbirinin cevabı yok.
Biz sadece hayatta kalmaya çalışıyoruz.
Sanki görünmez bir güç bizi sürekli bir yere doğru itiyor ama nereye gittiğimizi bile bilmiyoruz.

Birkaç hafta önce. Sadece birkaç hafta önce öylesine sıkıcı bir hayatım vardı. Ama ölüm böylesine yakın değildi. Beni boğan bir ev. Ne yapsam batan annem. Umursamaz babam. Ve ben. Ve o köhne ev. Bu yüzden İstanbul’dan nefret ettiğimi ne zaman söylesem bana inanamıyorlardı.
Her şeyi bırakıp kaçmak da kolay değildi tabii. Babamın evde çürüyen yeşil pasaportu. Kimse görmeden kaçabilmek için gizlice bilet almak. Daha kötüsü ya peşime düşerlerse korkusu. Neyse ki artık korkmuyorum.

Eğer polise haber vermişlerse çoktan İtalya’ya uçtuğumu fark etmişlerdir. Ama gerisi zor çünkü şu an neredeyiz ben bile bilmiyorum.

Tamamı yanan bir köşk. Dağ evi ama köşk. Havuza atlayıp kurtulmaya çalışan biz. Neredeyse çıplak ve yaralı. Ve ordan çaldığımız antika kamyonet. Yeşil, amerikana. Eski. Hepsi bir yana sırtım. Evet sırtım çok ağrıyor şu an.

Gözlerimi ağrının etkisiyle daha da açarken çoktan sabah olduğunu gördüm. Güneşin ilk ışıkları yandaki camdan üzerimize vurmaya çalışıyordu. Benim tarafımdan vurmadığı için mutluydum.
Etraf düzlük. Çim, çiçek, çayır. Önümüzde bomboş bir yol. Nereye çıkıyor bilmiyoruz. Solumda Danilo. Boxerı hariç çırılçıplak. Gözlüğü bile yoktu. Nasıl görebiliyor da araba sürebiliyordu bilmiyorum. En son köşkün dumanları arabanın içine kadar gelmeye başlayınca öksürerek uyumaya çalıştığımı hatırlıyorum.

“Uyanmışşın,” Fark ettiği anda direksiyondaki elini üzerime getirip batttaniyeyi daha çok örttü. “Güneş var ama soğuk hâlâ hava. Dikkat etmek lazım.” Battaniyeye bakmak için eğilince yarı çıplak olduğumu yeni kavrıyordum. Üstüne havuzda da ıslanmıştım. Umarım hasta olmam. “Sana da günaydın!” İmayla göz devirdim.

“O da ne demek?” Gözünü yeniden yoldan ayırıp bana döndü. Göz altları belirginleşmiş, saçları da kuruydu. “Sana da günaydın?”

“Of günaydın işte.” Yeniden göz devirip yola koyuldum. Evet başımızda o kadar bela varken günaydın demediği için trip atacaktım. Biz buyduk. Bu kadardık.

“Neden direkt günaydın demedin o zaman.” Kafasını tekrardan yola çevirdi. “Ayrıca göz de devirdin.” 

Utanmadan sıkıldaman devam ettim. “Senin demen gerekiyordu çünkü.” Kollarımı önümde birleştirdim. Battaniyeye daha da sarılırken “İlk uyanan sendin.” dedim. Yüzüne bakmak yerine camdan dışarıyı izliyordum. Hava çok güzeldi keşke bu kadar soğuk olmasaydı.

“Nasıl?” kaşları havalandı. 
“Of boş versene sen.” Gözlerim gözlerini bulunca yolu işaret ettim. “Yola devam et, hem sen o gözlükler olmadan nasıl görebiliyorsun?” 

“Bulanık. Gündüz sıkıntı olmaz da gece süremem.” Gözlerim irice açıldı. “Gece kim sürecek o zaman? Be-benim ehliyetim yok.” Boku yemiştik.

“Tamam onu gece gelince hallederiz de,” Yüzünü yüzüme biraz daha yaklaştırdı. “Nasıl hallederiz?” Arabanın yavaşladığını hissedebiliyordum. “Öpersen bi çaresine bakarız diyorum…”

Anlık afallayıp utandım. “Ne? Neden?”
“Gece yolculuğunu halledebilmek için.” Yine o lanet gülüşü yaptı. Dudakları hafif kıvrıldığında dün gece öperken morarttığım yerlere odaklandım. Yüzüm şu an kesinlikle kızarmaya başlamıştır. Emindim buna.

“Öpmeyeceğim, neden öpeyim seni?” Gözüm tam dudaklarındaydı. Sesim şaibeyle çatallanıyordu. Aklıma dün gece geldikçe daha da utanıyordum. Geyik etinin etkisi hepsi bu. Hayır kendimi kandırıyorum.
Dudağını göstererek. “Dün yeterince öptün zaten haklısın.” dedi. Zaferle kahkaha atarak yine önüne döndü. Kızarmaktan hareket bile edemedim. Nefes bile alamadım. “İneceğim.”

“Ne-,” nefesini boğazına dizip hemen atıldım. “Soru sormayı bırak ve sağa çek,” Yol kenarını işaret ettim. “İneceğim dedim.”
“Olmaz.” Tek kelime. Tek nefes. Hemen ciddiyetle önüne döndü. 
“Ya bırak.” İşaret parmağımın boğumuyla cama vurmaya başladım. “İneceğim sağa çek” Cama sert bir yumruk attım. Başımın çaresine bakabilirdim. “Hemen!” Cam çok sağlamdı. Elim acıyordu ve utanıyordum. Ah kahretsin ki ben şu an utançtan kızarıyordum.

“Saçmalama, yoldayız.” Sağ elini savurarak yolu gösterdi. “Hiçliğin ortasında hem de.”
“Sana ineceğim dedim!” Çıplak omzunu kavradım. Hafifçe çekiştirdim. Teni buz gibiydi.
“Ben de sana olmaz dedim.” Teker teker söyledi. Üzerine bastıra bastıra. Elimi tek hamlede uzaklaştırdı. Sertçe gaza bastığında araba daha da hızlandı.
“İndir yoksa atlarım!” Kapının koluyla göz göze geldik. Benimle oynamaması gerektiğini öğrenmeliydi.
Cevap yok. Herhangi bir tepki vermedi sadece daha da hızlanıyordu. “İndir dedim!” Kapı kilidi var mı diye ön panele baktı. Sonra vazgeçip bana döndü.
“Tamam ya gel,” arabayı sağa çekti. Ayağını gazdan kademeli kademeli kaldırıp hızı azaltıyordu. Yol kenarındaki silik şeride bakışlarımı dikip tamamen durmasını bekliyordum.
“Söz dinle işte böyle.” Parmaklarımı kapı kolunun üzerine getirip sertçe açtım. Çıplak ayaklarım yola değdiği anda soğuk üzerime çarptı. Battaniyeyi bile almadan kapıyı kapattım. Rüzgar saçlarımı uçuruyordu. Resmen tir tir titriyordum.

Benden hemen sonra kapıyı açtı. “İyi mi?” Kollarını iki yana açıp etrafı gösterdi. “Hadi hasta olmadan geç içeri.”
“Üstüme gelmeyi bırak o zaman.” Ellerimi önümde birleştirdim.
“Ne üstüne gelmesi?” Bana bir adım daha yaklaştı. Ellerimi yeniden ayırdım. “İma etme bir şeyler işte.” Kafamı omzuma yatırdım. Elim aniden enseme gittiğinde gözlerimi ondan kaçırdım.
“Nasıl bir şeyler?” Elleri kollarımı kavradı. Bakışlarım yeniden ona döndü. Benden bir cevap bekliyordu.
“Cinsel,” yutkundum. “Cinsel bir şeyler…” başımı eğdim. Yüzünü göremiyordum ama nasıl baktığını hayal edebiliyordum.

“Biz çıkmıyor muyuz?” Sımsıkı tuttuğu kollarımı hafifçe sarsarken yüzüme eğildi. Gözlerinde sabırsız, ama bir o kadar da şaşkın bir ışıltı vardı. “Neden bu seni rahatsız ediyor?”
“Çıkıyor muyuz gerçekten?” dedim, içimdeki kıpırtıyı saklamaya çalışarak. “Çıkıyoruz.” Dudakları yanağıma dokunacak kadar yaklaştı. “Seviyoruz, sevişiyoruz… Çıkmadan nasıl yapalım bunları?”
“Tamam,” dedim derin bir nefes alıp yana doğru dönerek. “Tamam, çıkıyoruz. Sevgiliyiz. Sevişiyoruz. Ama lütfen,” Ellerimi havaya kaldırdım. “Üstüme fazla gelme. Biriyle ilk kez çıkıyorum.”
“Ne? İlk kez mi?”
Gözleri bir anda büyüdü. Şaşkınlığı abartılı değil, gerçekten inanamamış gibi geldi. İçimde ufak bir utanma dalgası yükseldi. Benim gibi biri için çok normaldi onun için neden bu kadar büyük bir olaydı anlayamıyordum.

“Neden şaşırdın? Seninki kaçıncı?” dil ucundan sordum, pişman olarak. O an bir saniyeliğine düşündüm. Ya gerçekten daha önce başka birilerini de sevdiyse. Ya başka birileriyle çıktıysa. Onlara da böyle bakıyorsa. Olasılıklar çoğalırken boğulduğumu hissettim.
“Benimki de ilk.” Düşüncelerimi aniden susturdu.
“Ne? İlk kez mi? Şaka yapıyorsun.” Şükürler ediyordum içimden. 
“Yapmıyorum.” Omuzlarını hafifçe kaldırdı. “Peki sen neden şaşırdın?” Elini uzatıp kendini arabaya yasladı.
“İlk ben sordum,” dedim gülerek.

“Ah, tamam.” Dudaklarını büzüp başını yana eğdi. “Şaşırdım çünkü… çok yakışıklısın. Çoktan biri kapmıştır diye düşündüm.” Baştan aşağı beni süzdü.
“Ne?” yüzümün şekilden şekile girdiğini görüp kahkaha attı, gülüşü içimi titretti. “Ben mi yakışıklıyım? Çok çirkinim ben.”
“Gülme!” dedim bir adım geri çekilip. “Tamam sustum. Ama bunlar doğru maalesef. İlk gördüğüm gün bile sevgilin vardır sandım. Hem de bir kadınla çıkıyorsundur diye düşündüm.”

Utandığımı belli etmemeye çalışsam da yanaklarım ateş gibi yanıyordu.
“Tamam boş ver.” Gözlerini kısmış, üstüme eğilmişti. “Sen neden şaşırdın?” Meraklı gözleri yeniden beni kapana kıstırmıştı.
“Sen de baya yakışıklısın çünkü,” dedim. Sesim istemsizce inceldi “Bir de düşün…” Parmaklarını saçlarımdan geçirdi. “Koskoca deniz fenerini yöneten adamsın. ‘Kesin sevgilisi vardır,’ dedim.”
“Var zaten.” Baskın bir tebessümle dikiz aynasını bana çevirdi.
“Ne? Kim?” Hiçbir şey anlayamıyordum.
Aynayı kafasıyla işaret etti. “Sensin.” Aynaya dönünce solgun yüzümü gördüm. Göz altlarım morarmış saçlarım dağılmıştı. “Yuh… çok etkileyiciydi.” diyebildim sadece. 
“Etkilen o zaman.” Dudaklarımın kenarındaki morluğa dokundu. Parmakları sıcak, yumuşaktı. 

Ben de yavaşça öptüm onu. Dudaklarımı kuru dudaklarına bastırdım. Tok bir sesle inledi önce. Sonra yanağımı avuçladı ve kendini arkaya attı. Arkası arabaya dayalıyken ben de önünde onu öpüyordum. Sırtıma koydu elini ve yavaşça daha çok kendine çekmeye çalıştı.

O dudaklarını geri çekti ama yüzüme yakın durdu. Tekrardan doğruldu ve ben de geriye çekildim.
“Ve sakın bir daha kendine çirkin deme.” Hafifçe çömeldi, sonra başını kaldırıp gözlerimi buldu. “Çünkü gördüğüm en yakışıklı erkek sensin.” Belimi kavrayıp beni kendine doğru çekti.
“Sen…” diyecektim ki parmağını dudaklarıma bastırdı. Beni susturmasıyla kesik bir nefes aldım. “Şşşt.” Göbeğime sıcak bir öpücük kondurdu. “Anın tadını çıkart, prensim.” Hırlayarak öpmeye başladı.

“Prensim mi?” insanı çıldırtan yavaşlıktaki öpüşleri yavaşça aşağı inerken ayakta durmakta zorlanıyordum. “Evet. Benim Mutlu Prens’imsin.” Kafasını kaldırıp ordan bana baktı. 
“Mutlu Prens mi?” Şu eski klasik masallardan birindeki Mutlu Prens mi? Kahretsin düzgünce düşünemiyordum bile.
“Evet ve ben de senin Cavaliere Salvatore’nim.” Cümleyi belirgin bir İtalyan aksanıyla söyledi. “O ne demek?” Kalbim ritmini şaşırmıştı resmen. Aslında şu an anlamının falan da önemi yoktu. Bahsettiğim intihar buydu. Onu delicesine seviyordum.

“Kurtarıcı şövalye.” Danilo ayağa kalktı.
“Yok,” dedim kollarımı boynuna sararak. “Sen benim İtalyan şövalyem ol. İtalyan olman beni daha da heyecanlandırıyor.” Ellerimi onun yaptığı gibi sımsıkı boynuna sarıp kendime çektim. 
“Sen nasıl istersen.” O da arkadan bana sarıldığında beni de biraz öne çekti. Sarılmamız daha bitmeden kapıyı tek eliyle açtı, içeriden bir battaniye kaptı. Üzerime örterken
“Hadi,” dedi bana bakıp. “İçeride masallardan konuşmaya devam edelim.”
Sonra beni kucağına aldı.
“Yaa, yürürdüm ben.” Çocuk gibi sırıtmaya başladığımda annem burda olsaydi kesin aptal derdi diye düşündüm.
Danilo ise “Yürümeni isteseydim yürütürdüm, Mutlu Prensim.” dediğinde çoktan kafami omzuna yatırmıştım. 

Sonra beni koltuğa bırakıp arkadan kendi kapısına dolandı. “Yarı çıplak havuza atladık,” dedi direksiyona eğilip motoru çalıştırırken. “Hasta olman an meselesi.”
“Dikkat etmem lazım, evet…” battaniyeye daha da sarıldım. Kendisi zaten çok sıcaktı ama şu an daha fazlasına ihtiyacım vardı.

“Bir yerleşim yerine denk gelseydik kıyafet bulurduk ama…” Başımı omzuma yatırıp daha da yayıldım koltuğa. “Nerede olduğumuzu bile bilmiyoruz,” dedim sinirle gülerek. “Delireceğim.”

“Merak etme,” dedi eliyle yanağımı okşayıp. “Ben halledeceğim.” Elini tuttum, yanağıma bastırdım. “Evet… hallederiz,” dedim sesim titreyerek. “Sen yanımdasın çünkü.” Ellerini daha da yanağıma sürterken gözlerime yeniden kapattım. 

 ???

Solumuzdaki güneş belirgin bir şekilde tepemize gelmişti. Hava komple kararmıştı ve sert bir yağmur başlamıştı. Ben yeniden uyuyakalmıştım. Sonra yeniden uyandım ve fırtınanın bitişini izledim. Her şey yalnızca 2 saatte gerçekleşmişti. Ve hâlâ öğle saatleriydi. Daha kötüsü hâlâ yoldaydık ve bir yer bulamamıştık. Sadece düzlük ve sonsuz bir yol.

Umutlarım tamamen tükenmeye başlar sanıyordum ama olmuyordu. Her şey boka batmaya devam ediyordu ama ben o çukurun içinde Danilo’yla hayal kurabiliyordum. Masallardan konuşabiliyorduk. Ya da her ne yapıyorsak.

Danilo düşüncelerimin arasından beni “Ecco!” diye bağırarak çekip çıkardı. İtalyanca bir şeyler söylemişti ama gözü yoldaydı. Battaniyeyi üzerimden attım. Bacaklarımın üzerinden yavaşça kayıyordu. “Noldu?” Danilo’nun yola odaklanmış gözleri bana çevrildiğinde “Ecco la,” başını iki yana salladı. “İşte yani, galiba bi yer bulduk bak.” dedi. Parmaklarıyla gösteriği yere bakınca ufuktaki boşlukta küçük çatıları görebiliyordum. Rüzgar gülleri de yavaşça belirginleşmeye başlıyordu.
“Burası galiba kuzeyde bi kasaba.” İkimiz de heyecanlanmaya başlarken o sesli düşünmeye başlamıştı. Hava hâlâ kapalı olduğu için yakınına gelene kadar kasabayı fark edememiştik. Yoksa uzakta olsaydı Danilo da gözlüksüz olduğu için göremezdi. “Çatıların üstündeki mavi flamaları görüyor musun?” Benim cevap vermemi beklemeden devam etti. “Burası Roma. Şehirde milli yas olduğu için onları çatılara asmışlar.”
“Roma mı?” Şaşkına dönmüş bir ifadeyle ona baktım. “Bizi 24 saatin içinde nasıl fark edilmeden Roma’ya kaçırabilirler?” Aklım almıyordu. “Artık Maria’nın yapmadığına eminim.” diyebildim sadece.
“Belki de yalnız değildi. Belki de başka bir şey için yaptı.” Biz konuşmaya dalarken çoktan kasabanın içine girmiştik.
Motello. Evet tabelada sadece Motello yazıyordu. Araba durdu. Gece olmadan kasabaya vardığımız için şanslıydık bence.
“Şimdilik bunları boş verelim yoksa açlıktan öleceğim.” Danilo haklıydı. “Hemen bi yer bulup yiyelim.” diyerek ona katıldım.

Aniden “Olmaz.” diyerek Yüzünü yüzüme yaklaştırdı.
“Ne?” Gözlerim gözlerinde bi anlam aradı. Ne demeye çalıştığını anlamayamıyordum.
“Böyle mi yiyeceğiz.” Gözü üzerimde gezindi. Doğru ya neredeyse çıplaktık. Haylaz bakışlarından kaçmak için “Kıyafet almamız lazım.” döküldü dudaklarımdan.
“Para?” diye sordu bu sefer. Gözü dudaklarımda kitlenmişti. Hareket bile etmiyordu. Hakaret bile ettirmiyordu da. Kıpırdayamıyordum. Evet paramız da yoktu. 
"Nasıl yapacağız?" diye sorduğumda ise hizla cevapladı.
“Çalarız o zaman”

???

Eski bi butiğin önünde bekliyorduk. Hava kararmak üzereydi. Ama sorumlusu Danilo'ydu çünkü beni dinleseydi burayı çoktan bulurduk. 
İçerdeki adam dükkanı kapatmak için hazırlıklar yapıyordu. Yorgun olduğu her halinden belliydi.
 "Of aklında tutabilir misin?" Son kez soruyordum çünkü içeri biraz daha girmezsek dükkan kapanacaktı. 
"Başka şansım yok o yüzden evet." dedi. Ellerimle yüzünü avuçladım.
"Bakın şövalye bey," dediğimde avuçlarımın arasına koca bi gülümseme bıraktı.

Gözleri kısılmaya başladığı an yüzünü kendime çekip kocaman öptüm. Dudaklarına o kadar açtım ki "Beni yemeyi bırak da anlat hadi," dedi ağzımın içine ama durmadım. 
"Pijama, ceket, yüzümüzü gizleyecek birkaç şapka ve palto." Onu öperken anlatıyordum. Öpüşlerime yavaşça karşılık vermeye çalışıyordu. "Peki gerisi?" diye sordu bu kez. Alt dudağını serçte ısırıp çekiştirdim "Gerisi ise eline ne geçerse artık." Elim ensesine gittiğinde daha çok kendime çektim. Gözlüğü olmadığı için daha kıvrak davranabiliyordum.

"Hepsini tek tek üzerimize girip havalandırmadan atlayacağız" O da ensemdeki saçları kavradı ve kafamı daha da kaldırdı. Dili dudaklarımda gezinirken "Acele etsek iyi olur." dedi. 
Geriye çekildiğinde elinden tuttum ve sakladığımız yerden açığa çıkıp butiğe doğru 
yürümeye başladık.
"Hırsız olacağım aklımın ucundan geçmezdi." dedim. Dişlerinin arasından gülümsedi ve dilini damağına vurdu. "Hırsız olmak sana hiç yakışmıyor." 
İkimiz de kahkalara boğulurken butiğe girdik.
Adam bizi görmeden ellerimi Danilo'dan ayırdım. "Çabuk bir şeyler giy." 
Battaniyemi üzerime daha çok geçirip elime ne geçerse almaya başladım. Artık hızlı olmak gerekiyordu. Adam her an bizi görebilirdi. 

İçerisi küçüktü ve ikiye bölünmüştü. Kadın ve erkek diye. Sol tarafa geçip bedeni bana olan ne varsa askıdan söküyordum. Adam arkada olduğu için bizi fark edemezdi. 
Danilo ne yapıyor diye baktığımda hemen birkaç parça bir şeyler giymeye çalıştığını gördüm. Benim aksime onun battaniyesi yoktu çünkü.

Adam aniden homurdanmaya başladı. İtalyanca bir seyler söylüyordu ama hâlâ arkadaydı ve görünmüyordu. Danilo eliyle telefon işareti yaptığında telefonla konuştuğunu anlayıp rahatladım. Ben de elimle anladım işareti yapıp önüme döndüm. Elimdekilere baktım. Mavi bi ceket. Smokin üstü. Yeşil bir kazak. Siyah bir şemsiye ve bir pijama takımı kaptığımı fark ettim. Vakit kaybetmeden deneme kabinlerinin olduğu tarafa döndüm. Çünkü bu kadarı yeterliydi. 

Deneme kabinlerinin birine girer girmez üzerimdeki battaniyeden kurtuldum. 
Her şeyi üzerime giyip tüymemiz gerekiyordu. Pijama takımından başladım. Eğilip kıyafetleri kenara bıraktım. Aynadaki aksimi izleyerek giyiniyordum. Bir ayna vardi kabinde bir de tabure. Gerisi küçük sıkışık bir boşluk. 

Pijamanın altını giyerken aniden kabinin turuncu örtüsü açıldı. Dudaklarımdan tiz bir çığlık kopacakken hemen Danilo ağzımı kapattı. Şükürler olsun ki gelen oydu. Parmağıyla sus işareti yapıp yavaşça ağzımı açtı. Kendisi de aynı takımı giymişti. Elinde de birkaç parça kıyafet vardı. 
Onları da benimkilerin yanına koyup üstündeki takımı çıkardı. Önce soyunması gerekiyordu. Sonra pijamaları ve geriye kalanları giyecekti. 

Ama bir süre duraksadı. Bakışmalar saniyelere dönüşmeye başlarken gitgide büyüyen bir gülümsesi oluşuyordu. Ardından sessizliği bozup kulağıma eğildi. "Hadi bi oyun oynayalım." diye fısıldadı. Sesindeki arsızlık tüylerimi ürpertti. Yavaşça geriye çekildiğinde üzerine öylesine giydiği ceketini çıkarttı. "Ne oynayacağız? Adam gelmeden kaçalım işte." dediğimde yeniden kurnazca gülümsedi. 
"Bu kabinde giyinene kadar sevişeceğiz ama yakalanmadan." Yeniden bakışları üzerimde gezinirken ceketini taburenin üzerine fırlattı. 
"Olmaz saçmalama" dedim. Korkudan sesim çatallanmıştı. 
"Olur mu olmaz mı diye sormadım zaten." Belimden kavrayıp beni kendine çekti. "Sadece sana dokunmama rızan yoksa şimdi söyle" Gözlerime kararlılıkla bakıyordu. "Öbür türlü çok geç olabilir çünkü." 

Cevap vermedim. Ama geriye de çekilmedim. Belimdeki ellerinin bileklerini tuttum. Arkamdaki tabureye tek hamlede çıktım. O daha ne olduğunu anlayamadan ellerini havaya kaldırdım ve kafasının üzerinden birleştirdim. Sağ avcum onun ellerini yakalamışken yüzümü yüzüne gömdüm ve öpmeye başladım. İnlemeleri ağzımın içine dolarken tabureden sertçe indim. 
Son kez gözlerine bakıp gülümsedim ve tamamen yere eğildim. Dizlerimin üzerine. 

Elim öylesine üzerine geçirdiği pantolonun kemerine gittiğinde yeniden ona döndüm. Gözleri kocaman açılmış beni izliyordu. Bunu beklemediği açıktı. 
Metal tokayı hafifçe açıp gülümsedim. Madem bir oyun oynanacaktı. Benim de oyunu yönlendirmem gerekirdi. 

Ellerini yüzüme yerleştirdi. Parmakları titriyordu. Sebebi sadece tutkudan değil, korkudan da geliyordu. Başım ellerinin arasında, nefesini yüzümde hissediyordum. Bana doğru eğildiğinde göğsü hızla inip kalkıyordu. Her nefes alışında vücudundaki gerilim bana doğru titreşim gibi yayılıyordu. Ellerinin saçlarımda giderek sertleşen tutuşu, sabırsızlığını saklayamadığını söylüyordu. Ne istediğini çok açık hissettiriyordu  kelimelere gerek yoktu.

İleri doğru biraz daha yaklaştığım anda erkekliğini dilimin üzerine yerleştirdim, tüm bedeni sanki elektrik çarpmış gibi irkildi. Nefesi boğazında düğümlendi. Ses çıkarmamaya çalıştığını fark ettim; omuzları kasılı, çenesi sıkılıydı. Onu yönlendiren parmaklarının baskısı arttı, beni sabit tutmak ister gibi. Bense onu dinlemeyerek ileri geri gitmeye başladım. 

Tam o an, dışarıdan kabinlerin önünde birilerinin konuştuğunu duydum. İki kişinin silüeti kahkaha atarak yanımızdan geçti. Biz donmuş bir saniyeye sıkıştık. Dizlerimin altında soğuk yer döşemesi, tenimde onun sıcaklığı… İki uç arasında asılı kaldım. Ama geri çekilmedi. Ellerindeki tutuş gevşemedi, aksine daha kararlı bir ağırlık kazandı.

Başımı biraz daha ileri taşıdığımda, nefesi kontrolsüz biçimde kesildi. "Siktir çok iyisin!" Sesini bile kontrol edemiyordu. Bedeninin daha da titrediğini hissettim dizlerimin önünde duramayıp hafifçe ileri doğru bastırıyordu, sanki bütün ağırlığını bana bırakıyormuş gibi. Dudaklarından bastırılmış, neredeyse yok denecek kadar küçük bir inilti kaçtı. Yakalanmamak için sesi boğmaya çalıştığı çok açıktı. Çenesindeki kaslar öyle gerildi ki neredeyse acısını duyuyordum.

Ve o an daha fazlasını isteyerek parmaklarını saçlarımda daha da kenetlendi, beni daha yakın tuttu. Artık ikimiz de biliyorduk. Geri dönüş çoktan bitmişti.
Kontrolü yavaşça bırakıyordu.
Bense onun ellerinin yönlendirdiği ritme teslim oldum. Daha fazlasını alabilmek için ağzımı daha çok açtım. Bilerek çıkardığım sesler onu daha da heyecanlandırıyordu. "Sanırım bayılacağım." dediğinde titremeleri artık umrumda değildi. Ellerim kaskatı kesilen bacaklarının üzerindeydi.
Kafamı yeniden yüzünün hizasına kaldırdım ve ona bakarak emmeye devam ettim. Şekilden şekile giren yüzü beni de kışkırtıyordu.

Dudağını ısırıp benimle göz göze geldiğinde kafasımı aniden sertçe erkekliğine bastırdı. Yüzüm komple karnına bastırılırken nefes bile alamıyorum. Tutkuyla İtalyanca bir seyler homurdanıyordu. Tırnaklarımı bacaklarındaki çıplak tene geçirdim. Boştaki ellerimden biri onunkinin alt tarafını tutmaya başladığında çenemi tutup kafamı yeniden eski pozisyonuna getirdi. Artık nefes alabiliyordum.

Diğer elimse aşağı indi. Kendiminkinin üzerinde ovaller çiziyordu. İştahla yiyormuşum gibi sesler çıkartmaya başladım. "Hoşuna gidiyor mu?" diye sorduğumda dağılan yüzü, dümdüz bir çizgi halini alan dudakları sayesinde kocaman gülümsedi. Cevap veremedi ama kafasını salladı. Yeniden başını arkaya yasladığında geriye çekildim. 
Ellerimi tutup doğrulmama yardım ederken onunkinin üzerine tükürdüm.

 Koltukaltlarımdan kollarını geçirip beni ters çevirdi. Evet birden aynalı duvara yaslamaya çalışırken ellerimle zar zor aynaya tutundum. 
Tek hamlede buraya gelirken giymeye çalıştığım eşofman altını çıkardı. Ayaklarımla ezerek ona yardım ettiğimde bel kavisimden tutup beni daha da kendine çekti. 
Aynaya döndüğünde göz göze geldik. Belki de son kez geleceğimizden habersiz.

 Fısıltıyla "Hazır mısın?" diye sorduğunda kafamı sallayarak kalçamı ona daha çok yaklaştırdım. Önüne döndüğünde sertçe içime girdi.

Bir eli omzumdan tutunurken diğer eli karnımın üzerindeydi. Heyecandan dengede duramazken hızlı hızlı gidip geliyordu. O an her şeyi siktir edip serçte inledim. Bizi duymaları artık umrumda değildi. Omzumu daha da sıkarken serçte kendini ileri geri ittiriyordu. 
Kafası enseme daha da yaklaşırken yüzümü ona çevirdim ve öpmesi için bekledim. Çenemi boştaki eliyle kavrayıp emir vererek "Ağzını aç!" dedi. Yarım açık ağzıma dilini sokup hayvansı bir dürtüyle öpmeye başladı.

Ben de aynaya yaslı ellerimden biriyle onun yüzünü okşadım. Yeniden geriye çekildiğinde homurdanmaya devam ediyordu. Aynadan onu izlemek bile beni çıldırtmaya yeterken bir anda yavaşlamaya başladığını hissettim.

 Zirveye doğru geliyordu. Evet bunu hissedebiliyordum. Kulağıma yeniden yaslanıp "Alican!" diye inlediğinde elini sertçe çekti ve benim ellerim güçlerini kaybedip aniden yana kaydılar.
Eli benim erkekliğimin üzerindeyken yüzüm aynaya pat diye çarptığında ayna tuzla buz oldu ve o an yeniden adımı söyleyerek içime geldi. 

"Alican" 
İkimiz de yerde yatarken bahsettiğim intihar metaforu aklıma geldi. Evet şu an birilerine yakalanabilirdik ama ben onunla seviştikten sonra göğsüne yattığım için mutlu hissedebiliyordum. 

Eli telaşla kanlı yüzüme gittiğinde kan onun da göğsüne bulaşmıştı. "İyi misin?" Gülümsediğimde ne kadar korkunç göründüğünü hissedebiliyordum. 

"Bu bizim hikayemiz," kan ağzıma da dolarken teker teker söylemeye çalıştım. "Masal değil hikaye. Bir Mutlu Prens," dişlerimin arasından kocaman sırıttım. "Bir de İtalyan Şövalye'nin hikayesi." 
Bana anlamaz gözlerle bakarken yeniden göğsüne yattım. 

??? 
devam edecek





Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Alican Danilo Bl

Alican Danilo bl 2

Alican Danilo bl 5