Alican Danilo Bl
Alican x Danilo AU – Sahil Kasabası Slow Burn BL
1. KISIM
Müzik, lana del rey, stars fell on alabama , (husband of mine)
TEKİNSİZ FENER! DENİZ FENERİ YANİ…
‘’Bir adam birden bire günlük tutmaya başlamışsa ya terk edilmiştir ya da aşık olmuştur.’’ Bu sözü nerden duyduğumu hatırlamıyorum ama bu cümle kaldığım bu otantik pansiyonun penceresinden uzaktaki denizi izlerken kafamda dönüyordu. Elimde alt kattaki biracının eski veresiye defteri, boş sayfalarına bir şeyler karalıyorum. Amaçsız, çarpık çizgiler. Günlük olmaktan çok uzak.
Ama aşık falan olduğumdan değil terk edildiğimden. Ya da ettiğimden ‘terk ettiğimden’. Kendi yolumu çizebilmek için yaşadığım ülkeyi, arkadaşlarımı hatta ailemi bile bırakıp buraya gelmiştim. Hem de ailem hariç kimseye haber vermeden. Düpedüz. Sert bir ayrılıkla.
Lakin beklediğimden daha güzel geçti bu veda. En azından şimdilik. Uçakta sürekli çişi gelen kardeşim yoktu mesela. Ya da trende dondurma yerken yere döktüm diye azarlayan annem. Daha rahattı işte. Evet az da olsa özlerim sandım ama gram umursamadım. Ailemden uzaktayım. Hem de ilk defa. Bira satan amca ailemden kaçıp bu İtalyan kasabasına geldiğimi duyunca yüzüme tükürür gibi yaptı. Hoş İngilizce’si de pek iyi değildi sanki birbirimizi çok anlamadık.
‘’Aileni neden terk ettin evlat? Aile terk edilir mi?’’ Yüzüme bakarken elindeki bardağı sertçe siliyordu. ‘’Edilirmiş…’’ Yüzüme bakmayı bırakmadan havluyu omzuna attı. “Gergin misin?” diye sordu. Gözlerime dik dik bakması rahatsız ettiği için “Sayılır,” diyerek kestirip attım.
Soğukluğumu anlamış olacak ki “Götün soğudu mu bari” dedi birden. Cevap bile veremeden kahkahalara boğuldum. Elindeki cilali bardağı bırakıp yüzüme yaklaştı. “Soğumamış daha anlaşılan” Yine düzgün bir cevap alamamıştı. Ciddiyeti yeniden gülmeye başlamama neden olmuştu. Samimi biriydi Alejandro amca. Amca dememden de nefret ediyor. Yine de demeye devam edeceğim. Burdaki ilk arkadaşım o çünkü. Henüz kendisi arkadaş olduğumuzu bilmese de.
Pansiyona geleli bir gün bile olmadı. Sadece eski bira dükkanını ve pansiyonun kendisini gördüm. Kaldığım oda biraz küçük. Bacaklarıma sığmayan bir yatak ve yarısı boş bavulumu direkt boşalttığım ufak köhne bir ahşap dolap. Daha içini görmediğim bir duş ve karşısındaki lekeli ayna. Evet bakımsız bir oda. Benden önce en son buraya biri kalmaya geldiğinde Madonna daha bebekmiş. Alt sokakta da bir fırıncı var. Tarçınlı ekmeklerinin kokusu hâlâ burnumda. Bi sabah kalkıp alırım artık. Ya da Alejandro amcadan isterim o alır.
Bu kasaba da çok eski ama bir o kadar da deniz aşırı ve huzurlu aslında. Sahili ve iskeleyi de görmedim daha ama merak ediyorum. Pencereden denizin maviliği ufak ufak belli oluyor. Elimi cama koyup parmaklarımı denizin hizasında gezdirmeye başladım. Nefesimi yavaşça verip buğu oluşturdum. Denizi içine alan küçükçe bir çember çizdim. İçindeki buğuları silip daireye dönüştürdüm. Kenarına da belirteç olsun diye daireyi gösteren bir de ok çizdim. Elimi yaslayıp penceredeki manzarayı izlemeye devam ettim.
Ne kadar süredir aynı noktayı izleyip ailemi düşünüyordum bilemiyorum ama kapı çaldığında güneş çoktan denizin arkasına saklanmaya başlamıştı. Ayağa kalkıp kapıya yürürken dağınık saçlarımı düzeltmeye çalışıyordum. Gelen kimdi diye düşünürken kapı kolunu çevirdim. Kapıyı kendime çekince gelenin Alejandro amcanın kızı Maria olduğunu gördüm. En fazla 15 yaşındaydı. Kızıl örgülü saçları omuzlarına düşüyordu. Gözleri babasının aksine yemyeşildi. Hafif çilleri vardı. Vatkalı elbisesi ve elinden düşürmediği hasır sepetiyle mutluluk saçıyordu.
‘’Selam,” başını öne eğip karşılık beklerken “Babam akşamki güz şenliklerine seni de bekliyor” dedi. “Güz şenlikleri?” başımı omzuma yatırıp meraklı gözlerle vereceği cevaba odaklandım. “Kasabada her bahar gelecek mevsimin gelişi kutlanır.” Heyecanla ellerini çırptı. “İlkbahar aylarında yazın bereketi; sonbahar aylarında da kışın bereketi için toplanıp dua edilir.”
“Çok hoş bir gelenekmiş.” Kulağa eğlenceli geliyordu. Aklıma izlediğim çizgi filmler ve orda yapılan şenlikleri getirdiğimde ne kadar harika olacağını düşünmeye başladım.
“Öyle” dedi beni daldığım yerden çıkararak. Elindeki sepetten kurdeleye sarılı bir davetiye çıkarttı. “Babam sana da almamı istedi.” Bana uzatırken gülümsedi. “Yeni gelmene rağmen seni sevmiş. Hep adını sayıklıyor.” İkimiz de gülüşmeye başlayınca davetiyeyi elime aldım. “Orda olacağım.” dedim.
Davetiyenin arkasında ‘Alican’ yazıyordu. Maria elini kaldırıp gülümsedi. Bu sefer karşılık verip kapıyı kapattım.
Geri geri gidip yatağa yeniden oturunca elimdeki davetiyeyi açıp okumaya başladım. Sadece İtalyanca bir cümle ve bugünün tarihi vardı içinde. Sinirlenip davetiyeyi avcumda buruşturmaya başladım. Bavulumda çok kıyafet yoktu ama hazırlanmak için yine de ahşap dolaba yöneldim.
Bir sürü sıradan kıyafetler vardı. Aralarından bir tane koyu mavi tişört ve hafif ekose gömlek çıkardım. Altına kumaş pantolonlarımdan elime geleni geçirdim. Babamın en nefret ettiği kumaş pantolonlarımı yanıma almıştım.
Bir keresinde onlardan birini iş arkadaşının nikahında giydim diye herkesin içinde bana ‘zevzek züppe’ demişti. Sağ taraftaki aynadan kendime bakıp saçımı gelişigüzel dağıttım. Arkamı dönüp duşa yöneliğimde banyonun ne kadar küçük olduğunu fark ettim. Aklıma gelen bu iğrenç anıyı unutmak için çabalıyordum. Bir çırpıda sertçe yüzümü yıkayıp banyodan çıktım.
Yeniden aynaya döndüğümde hoş göründüğümü düşünüyordum. Babamın aksine.
Güneş tamamen çökmeye hazırken kaldığım odadan aşağı indim. Bira dükkânı ile birleşik olan pansiyonun ayrı bir çıkışı yoktu. Her türlü biracıdan geçmem gerekiyordu. Alejandro amca ben merdivenleri bitirir bitirmez karşımdaydı. Üstüne beyaz kadife bir gömlek ve açık turuncu bir alt. Ellerinde kaymak biralarının boş kasaları… Her şeye rağmen göbeği görünüyor. Harika bir festival kombini.
‘’Oo birileri çok şık olmuş.’’ Bana bakıp otuz iki diş gülümserken omzuyla sertçe omzuma vurdu. ‘’Çağırmışşın geldim amca.’’ Hafif gülümseyerek heyecanımı belli ederken dükkanın tamamen boş olduğunu fark ettim. ‘’Herkes şenlikte ha ?’’
Arkasına bakıp ‘’Öyle evlat.’’ dedi heyecanla. ‘’Tüm kasaba bayılır bu geleneğe.’’ Elindeki kasaları kenardaki masaların arkasına yerleştirmeye başladı.
‘’Geç kalmadan çıkalım. ‘’ dedi kasaları dizerken. Hemen çıkmamızı istiyordu ama kızı burda yoktu. ‘’Maria nerde?’’ diye sordum bana dönük sırtına. ‘’O bizi orda bekliyor.’’ Arkasını dönüp bana doğru yürümeye başladı. ‘’Şenlikler satış yapılacak en harika yerlerdir evlat. Tezgahın ne kadar yakınsa o karar çok para kazanırsın’’ Elini havluyla silip omzuma attı. ‘’O da oraya tezgah tutmaya gitti o zaman.’’ dedim anlamaya çalışarak.
‘’Aynen öyle.’’ Beni yürütmeye başladığında heyecanlanmıştım. ‘’O zaman çok bekletmeyelim.’’
…
Güneş çökmüştü ama hava henüz karanlık değildi. Çürük mor ve küflü turuncu renkteki gökyüzü hafif sarımtırak bulutlarla sevişiyordu. Bizi aydınlatırken yıldızları da dahil etmişti içine. Ufak tefek rengarenk yıldızlar vardı bu saatte evet. Kafamı biraz daha eğince insanları da fark ettim. Aklım hâlâ yıldızlardaydı. Işık kirliliği olmadığı için burda parlamaya devam edebiliyorlardı.
“’Güneş çökünce’ yazıyordu.’’ Alejandro amca omzumdaki elini gevşetti. ‘’Anlamadım?’’ dedim suratına bakarak. Festival alanına gelmiştik bile. ‘’Davetiyede’’ dedi merakımı gidererek. ‘’İtalyanca ‘güneş çökünce’ demek o cümle’’
Kafamı salladım ‘’Sen bu göğün tadını çıkart diye söylemedim evlat.’’ dedi. Omzumdaki elinin üstüne elimi yerleştirdim.
Meydana biraz daha yaklaşınca insanların sayısı arttı. Renk renk tezgahlar, çeşit çeşit çiçekler, süsleme ahşaplar, dini heykeller ve her yeri kaplayan sarmaşıklar. Tezgahları incelerken Maria yanımıza geldi. ‘’Hoş geldiniz!!’’ bize dönüp cebindeki para tomarını çıkardı. ‘’Siz yokken kazandıklarım.’’ Heyecanla ellerini çırptı.
‘’Kimin kızı,’’ dedi Alejandro gururla. Maria hafif imayla başını eğip gülümsedi. ‘’Hadi tezgâhın başına geçelim.’’ Babasının sol elini kaldırıp benim gibi omzuna attı. ‘’Üçümüz çok eğleneceğiz.’’
Tezgahın başına oturunca renk cümbüşlerinin büyüşüne çoktan kapılmıştım. Bira bardakları ve kasalar. Her kasada başka bir aroma bambaşka bir tat. Birinin üştünde yıldız çiçekleri. Diğerinin köpüğü koyu kırmızı. Bir diğeri de diğerlerine oranla çok katı. Hayatımda hiç bu kadar çok birayı bir arada görmemiştim.
‘’Daldın evlat’’ Alejandro amcanın sesi odağımı bıçak gibi kesince ona döndüm. Pardösülü bir kadına ekşi bira ve patates veriyordu. ‘’İkisi bir 8 euro eder’’ kadının elindeki yüzlük banknotu bozmaya çalışırken bana döndü yeniden. ‘’İstediğinin tadına bakabilirsin.’’ Az köpüklü olanı Maria’dan istedim ve en büyük bardağa doldurup bana verdi. ‘’Patates de ister misin?’’ Patateslerden çok kenardaki sirkeli suya yatırılmış turşular dikkatimi çekince ‘’Turşu daha iyi olur,’’ diyerek yanıtladım. Turşulardan da hafif acılı olandan yarım kâse aldı ve önüme koydu.
Biradan bir yudum alınca ekşiliği yüzünden yüzümü buruşturmak istedim. Burun kemerimi sıkıp hafif öksürdüm. Biz burda böyle otururken uzaklardan müzik seslerinin geldiğini fark ettim. O an olanları yeni yeni idrak ediyordum. Onlar eğlenmeye değil satış yapmaya gelmişlerdi. Meydan burası değildi ve tezgahlar soluma doğru uzanıyordu.
Biraz üzücüydü çünkü tüm eğlence ordaydı. Tüm insanlar da öyle. Susayıp bira içmeye gelen olursa buraya gelirdi. Festivalin dışına. Ağzıma kasedeki turşulardan birini atıp durumu kabullenmeye başladım.
Maria sepetini ağzı kapalı biralarla doldurmaya başlayınca kasemdeki turşuların yarısının bittiğini gördüm. Biradan bir yudum daha aldım ama temkinliydim. Boğazımı hafif yaktı sadece.
Maria sepetini tamamen doldurmuştu. Kapağı kapalı şişeler sepetin içinde tıkır tıkır sallanıyordu. Ayağa kalkarken saçını düzeltip hafifçe babasına baktı. “Baba, ben biraz festival alanına ineyim. Orada kalabalık daha fazla, satış daha hızlı olur,” dedi neşeyle. Alejandro amca hemen kaşlarını çattı. Elindeki bardaktan bir yudum aldıktan sonra, “Tek başına olmaz, Maria. İnsan çok, herkes neşeli ama aynı zamanda sarhoş da. Sana laf atan olur, sepetten çalmaya kalkan da. Sen burada kal en iyisi, ben hallederim,” dedi.
Maria dudaklarını büzüp “Ama baba…Sen buradan ayrılırsan kimse kasanın başında olmayacak. Üstelik ben küçük çocuk değilim. Birkaç şişe satıp dönerim. Hem belki yeni müşteri de getiririm buraya,” diye üsteledi.
Ben araya girdim, biraz çekingen ama istekli bir şekilde “İstersen ben de geleyim. Yani kalabalıkta tek başına olma, beraber daha güvenli olur. Alejandro amcanın da içi rahat eder.”
Maria bana gülerek baktı. “Sen daha yeni geldin. Otur soluklan hem sen de gelirsen babam yalnız ne yapar?’’ dudaklarını büzüp devam etti.’’ Sen burada kal, babama eşlik et. Zaten turşularına sahip çıkman lazım,” dedi alaycı bir ifadeyle.
Alejandro amca başını iki yana salladı, derin bir iç çekti. “Kızım, bilirsin seni çok merak ederim. Ne olur fazla oyalanma. Şişeleri sat, sonra hemen buraya dön.” Maria gülerek omzuna dokundu ve İtalyanca bir şeyler söyledi. Anlamayarak suratına bakarken kafasını sallayıp kendini düzeltti. “Merak etme, baba. Ben kime çekmişim sanıyorsun?”
Amca, kızının gözlerindeki ışıltıya bakınca yumuşadı. “Annesine,” diye mırıldandı ama sesinde buruk bir tat vardı. Maria bir şey söylemedi, sadece bize gülümseyip el salladı ve kalabalığın içine karıştı. Şişeler sepetin içinde birbirine çarparken insan kalabalığının arasında kayboldu.
Onun gidişini uzun uzun izledim. Bir süre sessizlik oldu. Sonra elimdeki bardaktan bir yudum daha aldım ve amcaya dönüp,
“Korkuyor musun?” diye sordum. Saçma bir soruydu zaten korktuğunu biliyordum ama konu açmaya çalışıyordum.
Alejandro amca omuz silkti, ama sesi titrek çıktı:
“Her baba korkar. Çocuğunu kaybetmekten, yanlış bir şey yaşamasından… Biliyorsun işte, ben zaten eşimi kaybettim. O gidince geriye sadece María kaldı. Onu da kaybetmek…’’ Başını eğdi. ‘’Ah düşünmek bile istemem.”
Sustum. Elimdeki bardakla oynadım, içimde bir ağırlık çöktü. Sonra fısıldar gibi, “Başınız sağ olsun” dedim.
Alejandro amca gözlerini meydanın ışıklarına dikti. Kalabalığın sesine karışan kısık sesiyle konuştu. ‘’Ölmedi.’’ Diyerek sessizliği bozdu “Bıkmıştı. Bu kasaba, bu hayat… Ona yetmedi. Daha büyük bir dünya istedi. Daha çok insan, daha çok şehir ışığı. Benimle kalmak yerine hayalini seçti. Sonra bir gün eşyalarını topladı, gitti. Bir daha dönmedi.”
Sanki boğazıma bir şey düğümlendi. İçime, kendi ailemden bildiğim o klasik sıkışıklık yükseldi.
“Benim ailem farklı ama bi o kadar da benzer aslında. Annem hep sinirli, hiç mutlu değil.’’ Bu yüzleşme bir gün gelecekti biliyorum ama burda Alejandro amcaya karşı olacağını bilmiyordum. ‘’Babam…’’ Boğazım kurudu ama devam ettim. ’’Kurallardan ibaret. Ne yapsam yeterli olmuyor. Kardeşim ise şımarıklığın kitabını yazıyor resmen. Onların yanında kendimi hep boğuluyormuş gibi hissediyordum,” dedim çatallı sesime aşina olmaya çalışarak.
Amca bana döndü, gözlerinde hem sıcaklık hem hüzün vardı.
“O yüzden buradasın işte. Kaçtın, ama aynı zamanda arıyorsun. Kaybettiklerini değil belki, ama bulamadıklarını.”
Başımı eğdim. “Bilmiyorum… belki de.’’ Bu gerçekleri kendi içimde bile ifade edemezken burda ilk defa böyle konuşabiliyordum. ‘’ Ama burada… ‘’ dedim hafif bir tebessümle. ‘’Farklı hissediyorum. Daha sade, daha gerçek.”
Alejandro amca elini omzuma koydu. “Evlat, insan bazen kaçmak için değil, yeni bir hayat kurmak için gitmelidir. Sen de onu yapmaya başlamışsın. Bu kasaba, belki de senin yeni başlangıcın olacak.”
Gözlerimin içine baktı, sonra gülümsedi. Bardağı tekrar doldurdu, bana uzattı.
“Hadi, bir dostluğa daha.” dudağı kıvrılmıştı.
“Bir dostluğa daha,” dedim, bardağı tokuşturduk. Bardağımı tutan elimi tutup kendi bardağının altını benimkinin üstüne sürttü. Ne olduğunu anlamaya çalışırken benimkinden köpükler taşmaya başladı.
‘’Burda dostluk böyle kabul edilir.’’ Köpükler taşarken hafifçe güldük. Bardağını benim taşan köpüklerimin altına koyup onların kendi bardağına dökülmesini sağladı.
O sırada meydandan yükselen müzik daha da yaklaştı. İnsanların kahkahaları, ayak sesleri, ritimlerle beraber bize doğru akıyordu. Biracının önünde herkes dans ediyordu. Birkaç dakika içinde rengârenk kıyafetler giymiş dansçılar tezgâhın önünden de geçti. Etekleri döndükçe havada desenler çiziyordu. Çocuklar ellerinde fenerlerle koşturuyor, bir yandan şekerleme yiyorlardı. İtalyanca şarkılar anlamlarını bilmesem de sıcacık hissettiriyordu.
Amca kahkaha attı, gözlerinde ışıltıyla:
“Bak işte! Festival bizim ayağımıza geldi. Bizim bir yere gitmemize gerek yokmuş.” Ben de gülerek başımı salladım. “Haklısın amca. Gerçekten de öyle.”
Tam o anda kalabalığın arasından bizim Maria belirdi. Saçları dağılmış, yanakları kızarmıştı. Örgüsü de bozuluştu. Sepeti neredeyse boştu. Nefes nefese gülerek “İnanmazsınız, elimden kapış kapış aldılar! Daha fazla götürsem daha da satardım,” dedi. Amca kızının yanına yaklaştı, kollarını açar gibi yaptı ama kendini tuttu. Sadece gülümsedi. O harfini uzatarak ‘’Seni çok seviyorum’’ dedi.
Maria sevinçle bize baktı. “Gördünüz mü? Festival de artık burada. Hadi, siz de biraz eğlenin!” Amca kızının saçlarını düzeltirken “Ben sana dedim, kızım. Bazen beklemek gerekir.’’ dedi ve Maria’nın alnına koca bir buse kondurdu. ’’Kalabalık sonunda bize gelir.” Cümlesini tamamlayarak bana baktı. Ben, elimdeki bardakla kalabalığın içinden geçen dansçıları izlemeye başladım. O ara içimden düşündüm. Galiba burada kalmak için bir sebebim daha oldu.
Üçümüz, tezgahın ardında ama şenliğin tam ortasında, aynı anda hem seyirci hem katılımcı gibiydik.
…
Maria paralarını sayıyordu. Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırıyordum. Çünkü ilk kez kendimi hem birileriyle bu kadar bir arada hem de bu kadar dertlerden uzak görebiliyordum.
Ailemle asla yaşayamayacağım lüks şeylerdi bunlar. Güven ve sıcaklık. Benim param yetmezdi onlara. ‘’Burda beş yüzden fazla banknot var amına koyayım’’ diye bağırdı Maria. Bana dönüp paraları gösterirken babası tezgaha gelen müşterilerle ilgileniyordu. ‘’Bunları bölüşeceğiz.’’ Yarısını bana uzatırken gözlerinin içine baktım. ‘’Senin geliş şerefine abi!’’
Senin şerefine abi. Abi. Beni kardeşi olarak görüyordu. Verdiği güvenle kıvrılan dudaklarımdan ‘’Teşekkür ederim’’ döküldü. Mutluluktan kocaman gülümseyip elindeki paraları aldım. Ayağı kalkıp etrafa bakındı. ‘’Hemen dönerim’’ yüzüme bile bakmadan kalabalığın arasına daldı.
Ne yapacağını anlamadım ama yalnız kalmıştım. Babası da ortalarda yoktu. Tezgahın önüne geçip kıyamet gibi gelen müşterilerle ilgileniyordu. Biraz daha bira alacakken vazgeçtim. Çok kaçırırsam kötü olabilirdi.
Dirseğimi tezgâha yaslayıp manzarayı izliyordum. İnsanlar biraz daha aşağı inmeye başladıklarında arkada dimdik duran bir kule fark ettim. Biraz daha dikkatli bakınca deniz feneri olduğunu anladım. Sahil o tarafta kalıyordu zaten evet. Geri kalan evler de kıyı şeridinin aksine uzanıyordu. Ben yer ve yönü algılamaya çalışırken Alejandro amcanın sesiyle gerçekliğe döndüm.
‘’İstersen eve git evlat.’’ Bira bardaklarının birini ters çevirip yıkamaya çalışıyordu. ‘’Tekrardan uzaklaşıp dua edecekler. Ben Maria’yla dönerim ’’ Zaten yorulduğumu fark ettiğim için itiraz etmeden ‘’Olur’’ dedim. ‘’Ev yakın biliyorsun zaten’’ diye ekledi. Başımı sallayıp ayağa kalktım. ‘’İyi geceler!’’ dedim. ‘’Ciao’’ dedi. Anlamının daha samimi bir iyi geceler olduğunu biliyordum. ‘’Bildiğim tek İtalyanca kelime…’’ dediğimde karşılıklı gülümsedik. Yüzündeki gülümseme izleri onu daha tatlı gösteriyordu. ‘’Ciao!..’’
…
Eve doğru yürümek aşırı keyifliydi. Akşam yatağa girip yıldızları izleyip sızmaya çalışacaktım. Bunu hayal etmek bile keyifliydi. Sokakları geçerken evlerin ne kadar tarihi durduğunu da fark ettim. Hafif müziğin eşliğinde seke seke eve gidiyordum. En son ne zaman böyle tatlı bir gece geçirdim bilemiyordum. Hayır aslında biliyordum. Hiçbir zaman böyle bi anım olmamıştı. Kendimi kandırıyordum sadece.
Yeni hayatımın ilk gecesiydi işte. Dünyalar tatlısı bir amca ve yaşama aşık kızıl kızı. Biri yeni babam, diğeri de yeni kardeşim. Yeni bir çiftlik yaşamı. Ya da kasaba. Alejandro amcaya hangi sıfatın daha uygun olduğunu soracağım.
Köşeye yaklaştıkça müzik sesleri azalıyordu. Yorulmuştum. Ama çok mutluydum hem de çok o’lu. Çoook… Köşeyi döndüğümde müzik sesleri birden kesildi. Karşımda da iki adam. İrkilerek durdum. Onlar da beni süzüyorlardı.
Ucube tiplerden. Biri dazlaktı. Diğeri klasik italyan ama sol gözünün göz bebeği yok. Boynundan aşağı doğru inen sert bir kaplan dövmesi. Diğerinin elinde de levye var.
İtalyanca bir şeyler söylediler. Tabii ki anlayamadım. Üstüme yürümeye başladıklarında ne yapacağımı şaşırmıştım. Burda bu tip insanların var olduğunu bilmiyordum. Arkamı dönüp topuklamaya karar verdim. Çığlık ata ata koşuyordum ama kimse beni anlamazdı. Arkamdan geliyorlar mı onu da bilemiyordum çünkü geriye bakarsam yavaşlardım.
Sokakları ikişer ikişer geçerken asla görmediğim yerlere geldim. İndiğim trenlerden çok uzağa, bira dükkanından da eser yoktu. Kayıp evet kaybolmuştum. Derin bir nefes verip ellerimi dizlerime koyduğumda iki bacağımı biraz daha açıp arasından hâlâ takip ediliyor muyum diye baktım. Doğrulup nefesimi dizginlediğimde o kuleyi fark ettim. Deniz fenerini yani… Korkunç bir yüksekliği vardı. Tam karşımdaydı. Her birkaç saniyede bir üzerimde ışığını doğrultuyordu. Kırmızı ve beyaz çizgileri uzadıkça küçülüyor ve onu daha görkemli kılıyordu. Arkasında da deniz vardı saf lacivert…
Tam onu izlemeye dalmışken arkamdaki seslerle irkildim. O iki İtalyan sayko hâlâ peşimdeydi. Elimi boğazıma götürüp kuruyan damağımı yumuşatmaya çalışırken arkamdaki deniz fenerinin kapısının açık olduğunu fark ettim. Yeniden hızlı adımlarla zıplayarak koşarken korku bedenimi tamamen ele geçirmişti.
Arkamdaki iki adam bağırarak beni durdurmaya çalışıyordu. Kapıya yaklaşınca hemen kolunu tutup kendimi içeri attım. Arkamdan gelen tiz bir sesle aniden yere kapaklandım. Yere düştüğümde tüm ışıklar yok olmuştu. Dudaklarımdan bir sürü küfür art arda yuvarlandı. Bacağımı tutarken kapının kapandığını anladım. Ama saykolar hâlâ ordalardı. Kapıyı zorlayarak açmaya çalışıyorlardı. Levye sesleri kulaklarımı tırmalarken korkuyla irkildim.
Ne yapacağım diye düşünürken yukarı sonsuzluğa uzanan merdivenleri fark ettim. Hemen ilerlemeye başladım. Her basamak biraz daha rahatlatıyordu. Her adımda aşağıdaki sesler azalıyordu. Fakat bir o kadar da küf ve yosun kokusu burnuma doluyordu. Basamaklar tıpkı fenerin geri kalanı gibi saf demirdendi. Her basışta titriyor ve sarsılıyormuşçasına ses çıkartıyordu. Bir korkuluğu yoktu ama ahraz hissettiriyordu. Duvarı tutarak çıkarken çığlık atıyordum. Nefesim çabuk tükeniyordu.
Basamaklar bittiğinde çoktan nefessiz kalmıştım. Karşımda koca bir kapı duruyordu. Her basamak birbirinin aynısı olduğu için zaman algımı da yitirmiştim. Elim titrerken paslı kolunu tutup ittirdim.
Kapı koca bir gürültüyle açılmıştı. Sesi kulaklarımı tırmalarken rutubet de deniz kokusunu da soluyarak kendime resmen işkence ediyordum. Karşımda koca bir panel vardı. Deniz manzaralı büyükçe bir cam. Hava tamamen kararmıştı. Burda yıldızlar yerdekilere nazaran görece azdı. Açık kapıdan biraz daha uzaklaşarak cam panele yaklaştım. Elimi yanındaki masada gezdirirken neyi amaçladığımı ben de bilmiyordum. Ya da burdan nasıl çıkacağımı.
Zaten hiçbirinin önemi yoktu. Enseme dayanan soğuk bir metali hissettiğim an zaman sanki durmuştu. Tiz bir çığlık dudaklarımdan yeniden döküldüğünde arkamdaki ses homurdanarak İtalyanca bir şeylersöyledi. Bir çırpıda boştaki eliyle ağzımı kapattığında dizlerimin bağı tamamen çözülmüştü.
Parfüm, ter ve deniz kokusu. Karışımıyla tüm zorlantılarımızı birleştiren kokular. Galiba bayılacağım. Ağlamaya başladığımda avcunun arasında inlemeye başladım. Silahı yavaşça gevşetti. Ama bi tık. Hâlâ ensemdeydi çünkü demirin ürpertici soğukluğu gitmemişti.
Karşımdaki cam panel denize döndükçe kendi gölgemi yansımadan görebiliyordum. Arkamdaki silahlı adamı da… Saçı hafif kıvırcık ve dağınık. Gözlüğü de var. Sanırım. Ağzımı kapattığı elinde kocaman bir dövme. O zaten panelsiz de belli oluyor. ‘’Kimsin sen?’’ Net bir soru. Beklenen net bir cevap. İtalyan olmadığımı nerden anladı bilmiyorum ama İngilizce sormuştu.
Kulağıma eğildiğinde ensemdeki tüyler diken diken olmuştu. ‘’İkiletmeyi sevmem.’’ Dudağını dudağıma yaklaştırdığında ağzımdaki elini çekti. Biraz daha uzaklaşıp kulağıma yaklaştı. ‘’Kimsin sen?’’ daha sakin sordu bu kez. Sakallarının olduğunu da yanağıma batınca anladım. Aksanı çok komikti. Bi katile ait olamayacak kadar tatlı. Çeneme elini yerleştirdi. Kafamı hafifçe kaldırdı. Ellerine gözyaşlarım düşmeye başladığında inlemelerim daha da artmıştı. Dişlerimin arasından çıkan homurtulara aldanmadan ağzıma bakıyordu. Ama ben asla o tarafa dönemiyordum, korkudan.
Sahi ben ne demiştim. Yeni hayatımın ilk günü. Potansiyel bi katilin ellerine ağlıyorum, beni öldürmesinden korktuğum için. Bir de ilk kez deniz fenerinin içini gördüm.
…
Devam edecek
Yorumlar
Yorum Gönder
lütfen kibar olun
reklam ve spam yasaktır
tüm haklarımız saklıdır