Alican Danilo bl 2
2. kısım
Müzik; The plot in you; Feel Nothing
Yaşa ya da Öl
Korku. Göğsün tam ortasında kendini hissettiren o soğuk
duygu. Tıpkı hiç iyileşmeyecek bir yara gibidir. Bir kere gösterirseniz her
zaman fark edilen bir zaaf haline gelebilir.
Düşmanın ilk hamlesi zayıf karnınıza, korkularınıza olur.
Daima o yarayı kanatmaya çalışırlar. Kurtulmak için ya o kabuğu yok etmek ya da
iyice gizlemek gerekir. Yok etmek için yaradan vazgeçmek, gizlemek içinse içten
içe kanamasına izin vermek şarttır.
Karşımdaki cam panel
fenerin ışığı denize döndükçe ölümün en büyük korkularımdan olduğunu
hatırlıyordum. Çenemi tutan silahlı adamın nefesleri yavaşlamıştı. Ilık ılık
verdiği nefesler boynuma vuruyordu. Gömleğimin ceplerinin dış kısmını sıkı sıkı
avuçlarken ellerimin soğuk soğuk terlediğini hissedebiliyordum. ‘’Lütfen beni
öldürme…’’ kesik kesik çıkan sesim kulağıma yabancı geliyordu. ‘’Ölmek
istemiyorum, lütfen…’’
Çenemdeki elini geriye çekti. Ensemdeki soğukluk yavaşça
azalınca önümde durdu. Gülümsemesi, bu anın karanlığında daha da ürkütücü
görünüyordu. Koyu lacivert ceketi, beyaz pantolonu ve sakin tavırları. Atmosferin
aksine sıradandı. O ara fark ettim kendisi deniz, tuz ve ıslak odun kokuyordu.
Fakat o elindeki soğuk gri tabanca ışıldadıkça bütün bedenim birden buz kesiyordu.
Birkaç adım daha geriye gidince durdu. Ayaklarında toprak
tonlu süet ayakkabılar vardı. Ayağını hafifçe kıpırdattığında çıkan sürtünme
sesi bile beni korkutmaya yeterdi. Saçları kıvırcık, kısa ve hafif dağınık,
sakalı muntazam, yüzünde de o aynı ifade vardı. Sıradan görünebilirdi ama o sıradanlığın içinde beni en çok boğan şey, her detayın tehditkar
bir hâle bürünmesiydi.
Gözlüklerinin ardındaki bakışlarıysa en dayanılmaz olanıydı.
Işığın arada vurduğu camlarında yansımalar oluşurken nereye odaklandığını
seçmek imkânsızdı. Yine de en ufak kıpırdanışımı hissettiğini biliyordum.
Omuzlarına tam oturan ceketi üzerimdeki baskıyı daha da
arttırıyordu. Altındaki gri tişört de kendine has soğuk bir nötrlük taşıyordu.
Ne neşeli ne de kasvetli, sanki duygusuz bir kabuk gibiydi.
Boyu benden uzun duruyordu, sabit ve kendinden emin bir
duruşu vardı. Sırtı dimdik. Omuzları gerideydi. Onun karşısında boğulmuş
hissediyordum.
Boştaki elini haylazca cebine koyduğunda sertçe yutkundum. Gözlerim
ondan kaçmak istese de yapamıyordum işte. O parlaklık zihnime çivi gibi
saplanıyordu. Nefesim daha da hızlanırken göğsüm daralıyordu. Ayaklarım taş
gibi ağırlaşmış, kıpırdayamıyordum. Kaslarım sanki iğrenç bir ihanetle beni
bozguna uğratmıştı. Tüm ışık tabancasına vuruyormuşçasına parlıyordu. Ben burda
kan ter içinde cebelleşirken kendisi onu sanki bir oyuncakmış gibi tutuyordu.
Korku filmlerindeki katiller gibiydi. Soğukkanlı.
Hafifçe dudaklarını kıvırıp kahverengi gözlüğünü tabancasını
tutan parmağıyla düzeltti. Bakışları netleştiğinde kafasını omzuna yatırdı. O
an fark ettim gözleri siyahtı. Evet böyle bir katil hayal etmiyordum. Başka bir yerde olsak onu çekici bile bile bulabilirdim. Ama şu an sadece tiksiniyordum.
Beni süzmeye başladı. Dişleri ufaktan belli oluyordu. İsli
mat silah hâlâ elindeydi. Ucu parlıyordu. Ama namluyu bana doğrultmayı
bırakmıştı. Odayı dolduran sessizlik
kulaklarımı uğuldatırken yalnızca kendi kalbimin deli gibi çarpışını
duyabiliyordum. ‘’Korkuyor musun benden?’’ Tepeden sorduğu bu soru aniden
dudaklarına bakmamı sağladı. ‘’Evet..’’ dedim titreyerek. ‘’Ama sadece senden
değil,’’ Terli ellerimi yüzüme sürterken hızlı hızlı anlatmaya başladım.
‘’Peşimde iki adam vardı. Biri dazlak diğer serserinin elinde levye vardı. Beni
saatlerce kovaladılar.’’ Arkamdaki kapıyı göstererek devam ettim. ‘’Ne
istediklerini bilmiyorum ama korkup buraya kaçtım. Deniz fenerinin kapısını
açık görünce..’’
Gözlerini kırpmadan beni izliyordu. Yüzünde belli belirsiz
bir tebessüm oluştuğunda. ‘’İki otuzbirci ha? Ve sen masum bir kurbansın
yani…’’
Gözlerimin önünde
karanlık noktalar belirmeye başlamıştı. Eğer bir adım atarsa dizlerimin beni
taşıyamayacağından emindim. Tüm fiziksel varlığı tek bir şeyi fısıldıyordu.
‘Üstün olan benim’ Silahı hafifçe kaldırdı. Nefesimi bile sessiz alıp vermeye
çalışırken titremeye başlamıştım.
Başımı hızla sallayıp öne atıldım. ‘’Yemin ederim öyle.
Niyetim kötü değildi lütfen bırak şu silahı!’’ Bana doğru bir adım attı.
Namluyu daha da yaklaştırdı. O ara boynundaki yıldız dövmesini gördüm.
‘’İlginç,’’ soğukkanlı bir fısıltıyla kafasını bana doğru eğdi. ‘’Korkunun
kokusu hemen yayılıyor ama masumiyetini kanıtlayacak neyin var?’’
Yutkunduğumda boğazım çorak bir araziden farksızdı. ‘’Ben
sadece kaçıyordum birden üstüme geldiler, korkuyorum…’’ Alnıma dayalı silahı
biraz daha bastırdı. ‘’O güzel ağzını yorma bu kadar,’’ yüzünü yüzüme
yaklaştırdı. Ellerim artık başımın hemen üstünde bana siperdi. Silahı indirip gözlerime baktı. ‘’Aşağı ineceğiz.’’ Tok sesi
tüylerimi diken diken ederken devam etti. ‘’Eğer hâlâ ordalarsa,’’ yüzümden
biraz uzaklaşıp kapıyı gösterdi.
‘’Yaşarsın,’’
‘’Peki değillerse, gitmiş bile olabilirler. Ben,’’ sözümü
kesen boğuk bir silah patlamasıydı. Ağzımdan tiz bir çığlık koptuğunda gözlerimi
çoktan kapatmıştım. Eğilip kulağımı terli ellerimle kapatmaya çalışıyordum. ‘’Ölürsün,’’
dedi karşımda boynunu çıtlatmaya çalışırken. Diğer elindeki silah da kapıya doğrultulmuştu. ‘’Sen delirdin mi?’’ Kapıda koca
bir delik vardı. Beni korkutmak için yapmıştı. Ellerimi kulaklarıma bastırıp iyice
bacaklarımı kendime çekmeye çalışıyordum. Tir tir titremeye başladığımda
kahkahaları odayı doldurmaya çalışıyordu. ''Bırak beni'' ağlamaya başlamıştım. Sadece kendi ağlamalarım ve onun tiksinç kahkahaları vardı.
Gözlerimi iyice kapattım. Gördüğüm karanlık bile bulanıklaştı. ''Yalvarırım dur,'' umrunda bile değildi. Fakat o an gülüşlerini aniden solduran bir ses geldi. Delikli kapı aniden çarptı; tahta çerçeve titredi ve iki gölge içeri süzüldü. Kafamı çevirdiğimde gördüğüm silüetler korkuyla ayağa kalmama sebep oldu. İki serseri de burdaydı. Dazlak olan levyeyi sıkıca kavramış, gözleri öfke ve delilikle parlıyordu. Diğeri sessiz ama gözlerindeki sinsi kararlılık hemen fark ediliyordu. Kalbim boğazımda atıyor, her nefesim kesiliyordu. Ellerim titriyor, dizlerim sızlıyordu.
Silahlı adam tek hareketle onlara namluyu doğrulttu. “Arkamda dur,”
dedi soğukkanlı bir sesle. Gözlerini kırpmadan, odadaki iki serseriyi de süzdü.
Onlar bir an duraksadı cesaretleri sanki sönüyordu.
Silahlı yabancı
kolumu tutup beni arkasına almıştı. O sıra tabancasını beline geri sokup
gizledi. O ikisine doğru yürümeye çalışırken ben de geri geri gidiyordum. Bi ara kafasını çevirip bana baktı. Gözlüğünü düzeltip önüne döndüğünde nerdeyse altıma kaçıracaktım.
Denizin uğultusu ve kapıdan gelen soğuk rüzgar harici hiç ses yoktu. Herkes durmuştu. Birbirlerini bekliyorlardı. O sıra Dazlak olan dayanamayıp ilk hamleyi yaptı, levyeyi havaya kaldırdı ve saldırdı. Bense arkamdaki masayı fak edip altına saklandım. Büyük lacivert bir masaydı ve altı genişti. Ellerimi yere düzleyip emekledim.
Canım çok yandı ama yerleşince onları izlemeye sessizce devam ettim. Adam bir adım geri çekilip soğukkanlıca bekliyordu. Sonra, inanılmaz bir hızla yumruğunu kaldırdı ve dazlağa savurup onu sarstı. İlk darbe tam çeneye indi. İkinci darbe için sol kolunu kaldırdı ve yeniden savurdu. Dazlağın kaburga hizasını sıyırdı. Üçüncü darbe dazlağın dengesini bozdu, levye elinden kaydı ve o, geriye doğru sendeledi. İkinci otuzbirciyse tedirgin bir şekilde yaklaştı ama adam bir hamlede onu yere sermeyi başardı. Yumruklar havada çarpıyor, odadaki sesler uğultuyla karışıyordu; metalin ve tahta çatlamalarının sesi neredeyse kulaklarımı deliyordu.
Ben, korkudan donmuş bir şekilde masa altınaydım hâlâ. Tahtanın soğuk yüzeyine yaslanmış, nefesimi
tutuyordum. Sesler o kadar korkunçtu ki. Sadece bacaklarını izleyebiliyordum. Kafamı
kaldırmaya cesaretim yoktu. Ellerim terliyordu, gözlerimi kırpmadan her
hareketi izliyordum. Yumruk yumruğa vuruşlar, silahlı adamın gücü ve hızı, iki
otuzbirciyi acı içinde yere yığmaya çabalıyordu. İçimde korku ve panik karışık
bir duygu yaratmıştı; kalbim deli gibi atıyor, her an fark edilme ihtimali beni
diken diken ediyordu.
Levye bir kez daha yerde takıldı, dazlak acıyla kıvrandı.
Silahlı adam durmadı; yumruklar, tekmeler ve bir anda fırlatılan sayko, odanın
içini bir kaosa çevirdi. Ben masanın altından çıkmadan, her detayın
farkındaydım, terli saçlar, gözlerin deliliği, parlayan silah ve gölgelerin
dansı.
Kat tam bir savaş alanıydı. Birinin levyesi elden kaymış,
ikincisi de sendelemişti. Yerdeki iki otuzbircinin acı çığlıkları arasında,
silahlı adamın yumrukları hâlâ kulaklarımı tırmalıyordu.. Kalbim bir anlığına
umutla çarptı; eğer hemen harekete geçersem, belki kurtulabilirdim. Sessizce
masanın altından kaydım, adımlarımı olabildiğince sessiz attım. Biri
kıvranıyor, diğeriyse sendeleyip kalkmaya çalışıyordu, ama her defasında sert
darbelerle geri düşüyordu. Silahlı yabancı da sertçe inliyordu. Gözlerim bir an bile onlardan ayrılmıyordu; her
hareketlerini pürdikkat izliyordum .
Adımımı bir taş parçasının üstüne bastığımda gıcırtı
çıkardı. Silahlı adam başını çevirdi ama beni fark etmedi; dikkati hala yerde yatan iki adamdaydı. Gözlüğü gözünde değildi. Boğuşurken düşürmüş olmalıydı. Kalbim
deli gibi atıyor, nefesim kesiliyordu. Bir adım daha, iki adım daha… İskeleye
çıkacak çıkmaz, gece rüzgârı yüzüme vuracak ve deniz tuzunu buram buram
soluyacaktım.
Adımlarımın sesi tahtaların gıcırtısı ile birleşiyordu ama artık kaçmak için başka bir fırsat bulamazdım. Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım, tek düşündüğüm tek şey vardı pansiyona ulaşmak ve bu dehşet dolu geceden kurtulmak. Nefesimi sessizce veririken etrafı incelemeye başladım. Bakışlarım yerdeki kanlı levyeye takıldı; metalin soğuk yüzeyi bana hem bir silah hem de tek umut gibi göründü. Parmaklarımı üzerine bastırıp sıkıca tuttum. Her nefesim kesik kesik gelirken, kalbim göğsümde deli gibi çarpıyordu. “Sadece bir şans… Sadece bir fırsat,” diye düşündüm, ama bir anlık hata her şeyi sona erdirebilirdi.
Levyeye iyice yaklaştım. Ve oldu. Tam elimin altındaydı. Hemen avuçlarımın arasına alıp doğruldum. Karanlık tarafta olduğum için beni göremiyorlardı. Lakin arkamdaki boğuşma sesleri hala kulaklarımdaydı.
Küçük bir boşluk yakaladım adamın dikkati tamamen iki dengesizdeydi.
Kalbim daha da hızlandı, bedenimdeki her kas tetikteydi. Ayağımı tahtalara
bastığımda çıkan gıcırtı bile kulaklarımda yankılanıyordu, ama fark etmediler.
Levyeyi terli ellerimde daha sıkıca tuttum ve kapıya doğru bir adım attım.
Paslı kan ve barut kokusu midemi bulandırıyordu. Canımı çok yaktı ama inlememek için dudaklarımı ısırdım. Ağzıma kan tadı geldiğinde istemsizce bir küfür yuvarladım.
Adımlarımı olabildiğince sessiz atarak ilerledim, ama her
adımda kalbim göğsümü delip çıkacak gibi hissediyordum. Bir an için duraksadım,
nefesimi komple tuttum. Silahlı adam başını çevirdi ama hâlâ dövüşe tam odaktı. Bir adım daha, sonra bir adım daha… Kapıya yaklaştım; parmaklarım
kapının soğuk tokmağına değdiğinde ellerim terden kayıyordu. Kapıdaki delikse hâlâ
ordaydı. Korkunç görünüyordu.
Her şey bu an için bir araya gelmiş gibiydi: bir tek hamleyle özgürlüğüme kavuşabilirdim. Tahtalar gıcırtı çıkarsa, her ses fark edilir, ölüm benim kapımı çalabilirdi. Ama artık geri dönüş yoktu. Kapıyı ittim ve karanlık geceye doğru adımlarımı hızlandırdım; rüzgâr yüzüme çarptı, denizin uğultusu kulaklarımı doldurdu, ama korkum, aynı zamanda beni hayatta tutan bir güç oldu.
Kapıyı tamamen ittiğimde o karanlık merdiveni yeniden
gördüm; deniz fenerinin dar ve uzun merdivenleri aşağıya doğru iniyordu. Her
basamakta tahtalar hafifçe inledi, nefesim kesik kesikti, kalbim göğsümden
taşacak gibi çarpıyordu. Levyeyi hâlâ sıkıca tutuyor, her adımda dengemi
korumaya çalışıyordum. Boğazım tamamen tahriş olmuştu.
Aşağı inerken arkamı kontrol ediyordum; fenerin ışığı meridyenin
küçük pencereleri yüzünden geride hafifçe yanıp sönüyordu ama silahlı adam hâlâ
içerdeydi biliyordum. Dikkatleri dövüşte olmalıydı. Bir an kendimi kaybolmuş
hissettim; karanlık ve deniz kokusu içimi doldururken, “Yoksa hâlâ peşimde mi?”
diye düşündüm. Ama ay ışığının denize vurduğu yansımalarda, uzakta bir çizgi
fark ettim: iskele.
Kalbim hızla çarptı. Basamakları daha da hızlı inmeye başladım. Bu iki haydut neden peşimdeydi ve o gözlüklü adam neden birden beni kurtarmaya çalıştı, diye düşünürken o an fark ettim ki silahlı adam aslında beni öldürmek istemiyor, sadece nedenini bilmediğim bir şekilde korku üzerinden hâkimiyet kuruyor. Merdivenleri bitirtirken nasıl da aciz olduğumla yüzleştim. Ağlamaktan şişen göz pınarlarım yeniden ıslandı. Benden ne istiyordu?
Çıkış kapısını görünce afalladım ve levyeyi elimden
bıraktım. Düşerken metalik ve tok bir ses çıkartmıştı. Biraz daha yürüyüp
pencereden gördüğüm o İskeleye doğru yöneldim, her adımda bacaklarımın ağrısını
ve rüzgârın yüzüme vurduğunu hissediyordum. Soğuk rüzgâr ve denizin tuzlu
kokusu burnumu yaktı; ellerim terle kayıyordu. Ama kaçmak zorundaydım.
İskeleye adım attığımda, ay ışığı suyun üstünde parlıyor ve
gölgeler dalgaların arasındaki köpüklerle dans ediyordu. Her adımda dikkatli
olmaya çalıştım; tahtalar sallanıyor, taşlar hafifçe kayıyordu. Birkaç defa
duraksadım, nefesimi tuttum ve arkamı kontrol ettim. Kimse fark etmemişti.
İskeleyi geçtikten sonra, dar bir patikaya ulaştım; gözlerim
karanlığa alışıyordu. Sahil yolu aşırı tanıdıktı. Evet sabahleyin pencereden daire içine
aldığım yer.. Pansiyonun ışıkları uzakta belli belirsiz yanıyordu. Adımlarımı
hızlandırdım, kalbim hâlâ deli gibi atıyor, nefesim kesiliyordu. Her an fark
edilme korkusu içindeydim. Lakin burda birkaç hippiden başka kimse yoktu.
Patikayı geçip birkaç çalı ve taşın arasından sıyrıldım,
pansiyona yaklaştıkça güven duygusu hafifçe yayıldı. Artık geriye bakacak
cesaretim yoktu; tek düşündüğüm, hayatta kalmak ve kısa süreli de olsa güvenli
bir yere ulaşmaktı.
…
İyice yürümüştüm; deniz fenerinden kaçarken dar sokaklardan
geçmiştim, ama korkudan nereden geldiğimi unuttum. Galiba yol denizaşırı daha
da uzuyordu. Ayaklarım hâlâ ağrıyordu, bacaklarım kırılmışçasına ağırlaşmıştı.
İskeleye dönmeyi düşündüm ama fark ettim ki, pansiyona ulaşmak hâlâ uzun bir
yürüyüş gerektiriyordu. Karşımdaki yol, karanlık ve sessizdi; tek ses, yorgun
adımlarımın tahtalardan ve taşlardan çıkardığı hafif gıcırtılardı. Deniz feneri
de çok uzakta kalmıştı. Hatta o kadar uzaktı ki ışığı buraya vurmuyordu.
Festival yerindeki gibi.
Dikkatsizlikten mi yorgunluktan mı bilmem bir çakılın daha üzerine
basıp sendeledim, dengesiz bir şekilde yere kapaklandım. Ellerim sert zemine
çarptığında acı bir ses duyuldu. Hızla doğrulmaya çalıştım ve orda gördüm
ellerim soyulmuş, ceketim yırtılmıştı. İlk gün başıma gelen felaketler bir bir
gözlerimin önünden geçti. Dizlerimi çekip kısa bir an boyunca oturdum, hafifçe
ağladım; korku, yorgunluk ve çaresizlik içimi doldurdu.
Ama duracak zamanım yoktu. Ellerimi yüzüme sürerek toparlandım, bacaklarımı sallayarak yürümeye devam ettim. Soğuk rüzgâr yüzüme çarpmaya devam ediyor deniz tuzu yüzünden yanan burun deliklerim daralıyordu. Ellerim hâlâ terli, ceketimse yırtıktı. Kaçmak zorundaydım, başka bir seçenek yoktu. Bir anda çişimin geldiğini fark ettim. Yanımdaki ağaca iyice yaslanıp fermuarı açtım. Ama yapamıyordum. Canım çok yanıyordu ve korkuyordum. Korku çiş yapmamı bile engeliyordu.
''Sikeyim'' derin bir nefes alıp adımlarımı hızlandırdım. Ellerimi pntolonun üstüne sidim. Patikayı geçip
evleri görebildim; ay ışığı başımın üzerinde parlıyor, dalgaların sesi uzaktan uğulduyordu.
Pansiyona yaklaşırken yol üzerindeki dükkanlardan geçmek
zorundaydım. O an gözlerim bir silüete takıldı: Alejandro amcanın dükkânı. Evet ordaydı. Pansiyon penceremi bile görebiliyordum... Her
şeyi amcaya anlatacaktım. O adamı, 2 haydudu ve az kalsın öleceğimi. O bana yardım
ederdi. Biliyordum.
Bu düşüncelerin verdiği heyecanla hızlanıp oraya yetiştim.
Bira dükkânı hâlâ açıktı. İçeri adımı attım. Nefeslerim birbirini sıkıştırıyordu.
Aniden bağırdım. ‘Alejandro amca,’ kendisi kasanın arkasında yere eğilmiş bir
şeyler yapıyordu. Beni duyunca hafifçe doğruldu. ‘’Alican,’’ Yüzüme baktı sonra
kasadan geçip yanıma geldi. ‘’Oğlum,’’ Ellerime baktı, sonra da yeniden yüzüme.
‘’Ben seni yukarıda uyuyor sanıyordum?’’ soyulan avuçlarımı tutup biraz daha
yaklaştı. ‘’Ne oldu sana?’’
Tam ağzımı açacaktım ki masaardan birinde oturan siyah ceketli adamı
görünce donup kaldım. Kalbim bir an durdu. O an zaman da tersine akmaya
başlamıştı. Tanıdık ve korkutucu bir soğukkanlılık etrafımı sardı.
Ordaydı. Masalardan birine oturmuş bizi izliyordu. Ayağa
kalktı ve bana doğru yürüdü. Nefesim sıkıştı, adımlarım dondu. Bu sadece korkunç
bir kabus olmalıydı. Alejandro amcanın arkasına geçip durdu. Beni takip
etmişti. Beni öldürecekti. Kollarını göğsünde birleştirtip ağırlığını sağ bacağına verdi. ‘A-amca’
sesim titriyordu. Bir ona baktım bir de amcaya. Nasıl olur da buraya geleceğimi
bilebilirdi.
Sessizce arkamdan sordu: “Yeni gelen Türk misafir bu mu?”
Gözlerimde hem korku hem şaşkınlık vardı. Hemen amcanın önüne geçti. ''Evet Türkiye'den geldi. Misafirim.'' Nerden tanışıyorlardı?
Amcayla ellerimiz ayrıldığında o lanet adam önümde durdu. Ceketini
değiştirmişti. Ama tişörtü aynıydı. Kenarlarındaki kan lekeleri çıtırdan belli
oluyordu. Boyu benimle aynıydı. Şu an fark edebiliyordum. Elini uzattı birden.
Parmak boğumları kıpkırmızıydı. Alejandro amcanın yüzüne bakarken
uzattığı eli sıktım. Ben daha anlam veremeden ani bir hareketle üzerime atılıp bana sarıldı.
Kalbim sıkıştı, korku biraz daha arttı.
Deniz, tuz ve ıslak odun kokuları burun deliklerimi genişletirken biraz da viski koktuğunu fark ettim öylece dururken. Daha yarım saat önce deniz fenerinde iki zibidiyle boğuşuyordu. Bu kadar kısa sürede nasıl böyle hazırlanabildi anlayamıyordum.
Ellerim istemsizce sırtına gittiğinde hafifçe inledi. Parmaklarımın altındaki yara ve çizikleri hissedebiliyordum. O da benim gibi boynuma sarılmıştı. Hafifçe fısıldadı, “Kimseye olanlardan bahsetme… Yaşamak istiyorsan” sesindeki baskınlık beni bozguna uğratmıştı.
Titreyerek sessiz kaldım. Ya yaşarsın ya ölürsün demişti
ordayken de. Dudaklarımı ısırdım, gözlerimi yere indirdim. Kafamı boynuna
gömdüğümde belindeki o silahı hissedebiliyordum. Soluduğumda boynu sert viski
kokuyordu. “Bırak peşimi…” diye mırıldandım. Yalvarırcasına.
Adam hâlâ benden
uzaklaşmadı. Gözlerimi kapatıp çekilmesini beklemeye başladım. ‘’Ne istiyorsun
benden?’’ fısıldarken bile canım yanıyordu.
‘’Adın ne bu arada?’’ diye sordu sesi odayı doldururken. Bir
süre durup ‘’Alican’’ diye cevapladım korkudan kekeleyerek. Sırtımı
yalandan sıvazlamaya başlamıştı. ‘’Yaşlı adam isimlerine benziyor’’ dedi. Kendini
biraz öne çekip yüzüme baktığında yüzümle yüzü arasında neredeyse hiç boşluk
yoktu. ‘’Ama sana yakışmış’’ gülümsediğinde içten bir gülümsemeydi.
‘’Danilo ben de,’’ dedi omzumdaki ellerini yeniden sırtıma
doğru götürürken. Gerçek adı mıydı bilmiyordum. Hissettiğim eğrilti ve saf korkuydu. Ellerim
yeniden o çiziklerin üstüne geldiğinde tırnaklayıp kanatmak istedim. Gözlerim kızarmaya başladı. Bana son kez sarılıp sertçe geriye çekildiğinde
‘’Peki üstüne ne oldu?’’ diye sordu meraklı gözlerle. Gözlüğü bile aynıydı. Ama
ben ordayken kırıldığına emindim.
Üzerime baktığımda acınası halimle karşılaştım. Yalan
uydurmak için ağzımı açtığımda ‘’A-a ben.. Düştüm.’’ diyebildim. Gerçekleri söyleyemiyordum. Kafamı sallarken
ellerimi iki yana açmıştım. ‘’Kayboldum ve düştüm. Festival alanına gelirken kafam
allak bullaktı. Zaten birayı biraz abarttım galiba…’’
Adamın bakışları
keskin, fakat tehditkâr bir sessizlikle üzerimdeydi. Korkuyordum. Avı bendim. Cümlemi
bile tamamlayamadan sustum. O da korkunç bir avcıydı. Baskısı ve bakışları
üzerimde oyalanırken sadece titriyordum.
‘’Hepsi benim hatam,’’ dedi Alejandro amca. Gözlerinin yaşlı
olduğunu o ara fark ettim. Danilo’nun bu adamla ne işi olabilir diye düşündüm.
‘’Amca hayır,’’ dedim ellerini tutarak. ‘’Benim hatamdı
biraları kaçırdım ve-‘’ amca araya girdi. ‘’Hayır,’’ dedi eliyle dudaklarıma sus
işareti yaparken. ‘’Çok özür dilerim.’’
Adam biraz daha konuşsa ağlayacaktı. Beni gerçekten
önemsiyordu. Ben de ağlamak istiyordum. Bu tehditti. Bu şantajdı. Bu yaşamak ve ölmek arasındaki o çizgiydi. ‘’Tamam bence bunları yarın konuşun,’’ dedi Danilo
arkadan. ‘’Sen istersen odana çık,’’ kafasını omzuna yatırıp bizi izliyordu. ’’İlk
günden kaybolmuşsun zaten.’’Yüzünde alaycı bir ifade vardı. ‘’Bence de dinlen,’’ dedi
Alejandro amca karşılık olarak.
Kafamı sallayıp ikisinin de arasından geçtim. ‘’İyi geceler,’’ Pansiyonun merdivenlerine yöneliğimde korku ve yorgunluk içinde, adımlarımı yavaş yavaş yukarı doğru sürükledim. İçimde hem kısa bir rahatlama hem hâlâ bastırılmış bir gerilim vardı. İlk günün tüm felaketleri, düşmeler, yaralanmalar ve korku hâlâ üzerimdeydi. Ama sadece yatağıma yatmayı istiyordum. Festivale dair hiç güzel şeyler bırakmamışlardı.
...
Devam edecek...
Yorumlar
Yorum Gönder
lütfen kibar olun
reklam ve spam yasaktır
tüm haklarımız saklıdır