Alican Danilo bl 5
5. bölüm
Zehirli elma
Mitski- pearl
Kalben- yara
Ölmeden önceki en son sözünüzün ne olacağını hiç merak
ettiniz mi? Aşırı soğuk ve korkunç hissettirdiğini biliyorum. Fakat ben hep
merak ederdim. Ta ki bugüne kadar. Ellerimdeki kanın kızıllığı bulanıklaşmaya
başlarken titremelerim daha da artıyordu. Üşüyordum ama soğuk değildi. Burun
deliklerimin genişlediğini hissettiğimde ise burnumdan da kanın süzüldüğünü
fark edebiliyordum.
Ölüm. Evet bu tam anlamıyla ölümdü. Acıdan kıvranırken kanlı
dudaklarımdan boğuk inlemeler yuvarlanıyordu.
Ben ölüyordum. ‘’Siktir’’ kafam geriye düştüğünde
gözlerimdeki görüntü artık tamamen kaybolmuştu. Kanlar bulabildiği her boşluktan
fışkırıyordu. Kulaklarım, burnum ağzım…
Neden birden böyle oldum dedim kendi kendime, kanlı ellerim yüzümü
kapatırken. Ne beni aniden bu hale getirebilirdi? Yediğim
bir şeyden olsa gerekti. Zehir mesela. Birinin beni bilerek bu hale getirdiğine
artık neredeyse emindim.
Ellerim de uyuşmaya başlıyordu. Kulağımdan başlayıp boynumdan
aşağı süzülen kanlar daha da titrememe neden oluyordu. O an zihnimde
tutabildiğim iki şey vardı. Bugün sadece Danilo’yla yemek yemiştik. Pansiyona
geri dönünce Alejandro amca da bir bardak fıçı bira içirmişti.
İhanet.
İkisinden birinden gelen korkunç bi ihanet.
Titremelerim daha da artarken derin bir uykuya dalıyordum. Artık
burda küfürler yoktu. Kanamalar azalmaya başlamıştı. Acılar da bi süre sonra
katlanılabilir bir hale geliyordu. Fakat ihanetin soğukluğu içimi yavaş yavaş yakıyordu.
12 saat önce
Başımı omzuma yatırıp uyanmaya çalışıyordum. Çok güzel bir
rüya görüştüm dün. Danilo’yla çalışmayı kabul etmiştim. Üstüne bana sıcak
davranmıştı. Tüm bunlar bi yana içimden bir ses her şeyin daha yeni başladığını
söylüyordu. Bu yüzden belki de gördüğüm rüyanın kâbus olması gerekirdi ama
tatlı bir rüyaydı işte.
Tam hatırlamıyordum ama bir elma bahçesindeydim sanırım. 2
tavşan vardı. Kırılgan bakışları tam da üzerimdeyken yeşil bir elma koparmıştım
ağaçtan. Uzun bir rüya değildi. Sadece elmanın tadı güzeldi. Tavşanlar da
tatlı.
Çarşafı biraz daha üzerime örtünce pencereden süzülen
ışıkları fark ettim. Sabah olmak üzereydi. Kafamı kaldırıp yine boşluktaki
manzarayı izlemeye başlayınca içim sıcacık olmuştu. Deniz bana hep huzur
veriyordu. Ve tabii sabahın bu saatleri de. Ne kadar nefret ettirseler de bu
kasabanın da etkisi vardı tabii.
Ölümler yoktu o
boşlukta. Bir şeylerden de kaçamama gerek kalmıyordu. Danilo zorla yanında da
tutamıyordu. Sadece masum maviliği vardı o denizlerin. Köpükleri Alejandro
amcanın biralarındakilere benziyordu.
Mavin her tonunu incelerken acaba kaçsam mı diye düşündüm. 5
kuruş param yoktu yanımda. Danilo ise güçlüydü. Hemen yakalardı. O yüzden
kimseden de yardım isteyemiyordum. Yalnızlık galiba biraz da çaresizlik
demekti.
Eski hayatımdan kimseyle de bilerek görüşmüyordum. Onları unutmak,
onlardan uzak kalmak bana iyi gelecekti.
Zihnimde durmadan tıngırdanan düşüncelerin ve çıkmazların
ortasından beni uyandıran kapının çalmasıydı. Kapıya vurulan art arda tekmeler
resmen yataktan zıplamama sebep olmuştu. Tüm düşünceler kafamda resmen çalkalanıyordu.
Gözlerimi kırpıştırırken ayağa kalkıp kapıya doğru sarksak adımlar atıyordum.
‘’Patlama of!’’ kapıyı birden açınca karşımda sırıtan Danilo’nun suratı beni hızlıca
kendime getirdi. ‘’İngilizce konuş seni anlamıyorum’’ omuzlarını silkmeye
çalışırken elindeki koliyi fark ettim. ‘’Kapıyı kıracak gibi çalma geliyordum
zaten.’’ Elimi hızla saçlarımdan geçirdim. ‘’Sabah sabah bu ne acele of.’’
Elindeki koliyi gösterdim. ‘’Ayrıca bu
koliler de ne?’’
‘’Komşuyuz artık,’’ Kafasıyla arkasındaki diğer pansiyonun
kapısını gösterirken mal mal sırıtıyordu. ‘’Karşına taşınıyorum. Hem Alejandro
Amca da mutlu oldu duyunca.’’ Elindeki koliyi yere bıraktı. Açık kahverengi bir
ceket, altına da lacivert bir yün kazak giymişti. Her zamanki gibi siyah keten
pantolonunu da bacaklarına geçirmişti. ‘’Bu da nerden çıktı amına koyayım?’’
Bir süre düşünür gibi yaptı ardından ‘’Sana daha yakın olmak
istedim.’’ dedi. ‘’Artık ortak sayılırız’’
‘’Sikimin ortağısın’’ boğuk sesimle bağırdım. Elim
istemsizce boğazımdaki morluğa doğru gitti. Dün beni öldürmeye çalışmış üstüne
de sikik bir yemin ettirmişti. Ağzını bile açmaya hakkı yoktu.
‘’Küfretme, nazik ol’’
alayla çıkıştı. Başını omzuna yatırdığında çoktan sinirden deliye dönmüştüm.
Asla burda kalamazdı. Canı cehennemeydi.
‘’Sikime konuş’’ Elimle gösterdim. Bakışları bir yüzümde bir
de oramdaydı. Gözlerinde anlam veremediğim bir duygu vardı. ‘’Dün seninle bir
yemin ettik ama,’’ Gülmemek içinse kendini zor tutuyordu.
Sinirden tamamen gözüm dönmüştü. ‘’Dün sadece yemek yedik’’
Elim kapının kenarına tutundu. Sabah sabah işkence miydi bu? Ölmek istiyordum.
‘’Bacağını da okşadım’’ boştaki eliyle gözlüğünü düzeltti.
‘’Sapıksın’’
‘’Sapığınım’’
‘’Seni sikerim’’
‘’Denesene’’
‘’Sana ne oldu birden bu ne yakınlık?’’ artık sadece ağlamak
istiyordum. Ellerimi hızlıca saçlarımdan geçirdim.
‘’Sadece nazik olmaya çalışıyorum. İlk kez birini böyle ölüme
sürüklüyorum’’ Bakışlarındaki ifade değiştiğinde sinirle çıkıştım.
‘’Bırak da gideyim o zaman’’ Her yer olur yeter ki burdan
uzağa olsun. Ondan uzağa olsun.
‘’Hayır sana ihtiyacım var’’ soğuk
fısıltısıyla kapıyı birden yüzüne çarptım. Demir kapı olduğu gibi kapandığında
arkamı döndüm. ‘’Ah sikeyim!’’ Kapının arkasından İtalyanca- İngilizce karışık
boğuk sesiyle küfürler yuvarlıyordu. Arkamı yeniden dönüp dürbünden baktım. İlk
gördüğüm gözlüğünün kırıldığıydı. Boştaki eliyle tek gözünü tutuyordu.
Arkamı ikinci kez döndüğümde
adımlarımı banyoya çevirdim. ‘’Bi sapığımız eksikti amına koyayım.’’ Ellerimi
yıkarken yüzüme de birkaç avuç su serptim. Bu sikik pansiyonda onunla
kalamazdım. Tamam odalar farklıydı ama olmazdı işte.
Bir anlık duraksamayla beynime
kaçma hissi hücum etti. Kimseyi peşime takmadan bu boktan kasabadan uzaklaşsam
yeterdi. Artık ne olacaksa olsundu. Korku yoktu. Burda kalmaya devam edersem
zaten ölecektim.
O eski bavulu yeniden açıp ne
bulduysam içine tıktım. Yeşil ceketi koyarken içinden koca bir para tomarı
çıktı. ‘Siktir’ Bu para da nerden çıktı?
Elimle sıkı sıkı tutarken aklıma
Maria geldi. ‘’Burda beş yüzden fazla banknot var amına koyayım’’ diye
bağırmıştı. Bana dönüp paraları gösterirken babası tezgaha gelen müşterilerle
ilgileniyordu. ‘’Bunları bölüşeceğiz.’’ Yarısını bana uzatırken gözlerinin
içine bakıyordum. ‘’Senin geliş şerefine abi!’’
Senin şerefine abi demişti. Abi.
Beni kardeşi olarak görüyordu. Verdiği güvenle kıvrılan dudaklarımdan
‘’Teşekkür ederim’’ dökülmüştü o an. Mutluluktan kocaman gülümseyip elimdeki tomara
buruk bi öpücük verdim.
Ben o gün otuzbircilerden kaçarken
düşürdüğümü sanıyordum. Mutlulukla ellerimi birleştirirken tren parasını
da böylece halletmiş oldum. Artık bu sikik yerden def olabilirdim.
Bavul o an gözüme büyük göründü .
Başıma bir şey gelirse yeniden, onun yüzünden
kaçamayabilirdim. Eski çantaların birini aldım ve kıyafetleri yeniden ona
doldurdum. Sadece gerekli olanları aldım.
Birkaç parça daha kıyafeti içine
tıkınca çantanın ağzını da kapattım. Bu bavul burda duracaktı. İçinde bir sürü
kıyafet vardı ama onlarsız ya yapabilirdim, sanırım.
…
Hava biraz daha aydınlanmaya
başlamıştı. Burdaki insanlar erken kalkmasına rağmen etrafta hâlâ bir
hareketlilik yoktu. Kulağımı yeniden kapıya yasladığımda Danilo’dan da bir ses
duyamadım. Dürbünden bakınca ise sadece boşluğu gördüm. Gitmişti ama nereye?
Saçlarımı ellerimden geçirirken
kapıyı yavaşça açtım. Merdiven bıraktığı kutu harici bomboştu. Çantaya biraz
daha sıkı sarılıp ayakkabıları ayağıma geçirmeye başladım.
Merdivenlerden sessiz sessiz
inerken heyecandan neredeyse bayılacaktım. Şans bugün benden yana olmayı tercih
etmiş olacak ki kimsecikler yoktu etrafta.
Dükkanın oraya kadar geldim. En
ufak haraketlilik yoktu. Masaların etrafından yavaşça geçerken bir elim ağzımı
avuçlayıp sıkıyordu. Nefes bile almadan dışarı kendimi atınca ağzımı açıp koca
bir oh çektim.
Soğuk hava ciğerlerime dolarken
sokakları hızlı hızlı geçiyordum. Deniz fenerinin olduğu güzergahın tam
tersineydi tren. Ama iki yok o fenerde birleşiyordu. Gelirken trende denizi
görmem de bu yüzdendi.
Kafamı dağıtmaya çalışıyordum ama
olmuyordu. Hâlâ takip ediliyormuşum gibi hissedip arkamı kontrol ediyordum
sürekli. Birkaç atlı adam harici kimsecikler yoktu sokaklarda. Hava normalden
biraz daha soğuktu. Mevsim geçişi gibi bir şeydi.
Kaldırımın sesleri kulaklarıma
dolarken gerçekten de kaçtığımı kendime kanıtlamaya çalışıyordum. Olmuştu işte
artık kurtuluyordum.
Rayları da görünce gülümsedim.
Ellerim titrerken istasyonun olduğu yere doğru koşmaya başladım. Kolumdaki
çanta bir kuş kadar hafiflemişti.
İstasyon eskiydi ama yeni
boyanmıştı. Trenler de 90lardan kalma eski tip trenlerdi. Raylardan bile
anlaşılıyordu.
Siyah şapkalı irice bir adam
elindeki düdükle birkaç insanı uyarıyordu. İstasyonun yanı hariç hiç kalabalık
yoktu. Kenarda çalışmayan bir tren vardı. Komple bir rayı kapatmıştı. Onun
yanındaki diğer iki ray da aktif çalışıyordu. Gözüm saate ilişince gidiş
treninin yakın olduğunu fark ettim.
Güvenlik yanıma yaklaştı. İtalyanca
bir şeyler söyledi. Sesi toktu. ‘’Anlamadım?’’ dediğimde bana göz devirdi. Arkasını
dönüp birine seslendi. Yanına aynı üniformalı başka bir adam geldiğinde yönümü
ona döndüm. ‘’Gidiş mi geliş mi?’’
Adamın boyu biraz fazla kısaydı.
Cüce denilecek kadar. Dili de peltekti. Ama nazikçe sormuştu. ‘’Geliş, Napoli’ye
ya da Roma da olur hangisi yakınsa.’’ Heyecandan sesim titriyordu.
‘’Rezervasyon biletiniz?’’ Bilet.
Rezervasyon bileti. ‘Ah siktir’ dedim içimden. ‘’Biletleri nerden alabilirim?’’
‘’Alamazsınız. Burda satış yok.
Dün bitti biletler.’’
‘’Şaka mı yapıyorsunuz?’’ ağlamak
üzereydim.
‘’Rezervasyonsuz biletlerimiz var
sadece en yakın tarih 26 Kasım’’ Arkadaki istasyonu gösterdi.
Yine bir çıkmaza girdim ve yine
her zamanki yaptığım şeyi yaptım. Ellerimle çantamdaki para tomarını çıkardım
ve dizlerimin üstüne çöktüm. ‘’Bakın alın tüm parayı ve ilk trene binmemi
sağlayın başım büyük belada.’’ Parayı biraz daha uzattım. ‘’Lütfen…’’
Aralarında İtalyanca fısıldaşmaya
başladıklarında yenide gurursuzca ayağı kalktım. Parada siyah lekeler vardı.
Mürekkep gibi. Elime de bulaşmışlardı. Yalvarmaktan utandığım için o lekelere
gözümü diktim.
‘’Biz,’’ adamın seslenişiyle hemen
onlara döndüm. ‘’Aramızda konuştuk, anlaştık.’’ Adam paraları gösterdi.
‘’Paraları bize ver biz de 10dk
sonraki yük gemisiyle seni Roma’ya götürelim.’’
‘’Yük gemisi mi?’’
Adam eliyle arkayı gösterdi.
İstasyonun arkasında koca bir iskele daha fardı. Ve üzerimize doğru gelen bir
yük gemisi. Burayı ilk geldiğimde görmüştüm. Hatırladım. ‘’Birazdan burda olur
en fazla,’’ Ellerini açıp bana gösterdi. ‘’10 dakika.’’
Parayı uzatıp onlara verdim.
Önlerinde eğildim. ‘’Çok teşekkürler.’’ İtalyanca konuşan diğer adam kollarımı
tuttu. Yanımdan geçti. Diğeri de ‘’İstasyondan geldiğini söyle.’’ Dedi. ‘’Olur,
tekrardan teşekkür ederim.’’ Başıyla selam verip diğer adamın yanına koştu.
Karşıya baktım. Yol beklediğimden
daha kısa görünüyordu. Rayları geçince sahil başlıyordu.
Ellerimle yüzümü avuçlarken saatlere
tekrardan baktım. Hâlâ trenlerin geçme vakitleri gelmemişti. Rayların üstüne
atladım ve çantamı sıkı sıkı tutarken koşmaya başladım. Demirlerin üstünden
atlarken trenlerin görünenden daha uzun olduğunu fark edebiliyordum.
Raylardan koşarak tamamen karşıya geçtiğimde
dudaklarımda deniz tuzunun tadı vardı. Rüzgâr daha da artmıştı. Artık tamamen
sabahtı ama güneş birden bulutların arkasına saklandı. Kendimi karşı istasyona
atabilmiştim.
Burdaki adam da boş ve anlamaz
gözlerle bana bakarken yanından geçip sahile doğru koşmaya devam ettim. Yerdeki
otlar bacaklarıma batıyordu ama o an umrumda bile değildi.
Ellerimi birbirine sürterken
iskeledeki yük gemisine doğru yürümeye başlamıştım. Adımlarım yavaşlamıştı. Yük
gemisine demir attıkları için gemi tamamen durmuş bekliyordu. Nasıl çıkacağım
diye düşünürken yanıma koca bir merdiven düştü. Dudaklarımdan boğuk bir çığlık çıktığında
yukarı baktım ve aşağı sarkıttıkları merdivenlerden çıkmaya başladım, çoktan
sevinçten dört köşe olmuştum.
Kahverengimsi, bakırımsı garip bir
rengi vardı bu geminin ama merdiven aksine bembeyazdı. Tamamen üste çıktığımda
arkama baktım. Kasaba ayaklarımın altındaydı.
Bir süre manzarayı izledim. Evler,
dağlar, meydan ve deniz feneri. Siktir resmen kaçıyordum. Başarmıştım.
Heyecandan ellerimi iki yana açıp kahkaha atarken ayaklarımdaki zemin birden
kaydı.
Yakamdaki eli hissetmeye kalmadan
ensemden geriye tutulup çekildim. Merdiveni geri yukarı çekmişlerdi. Arkama
dönünce beni kurtaran adamı gördüm. ‘’Dikkat etsene amına koyayım. Öldürmek mi
istiyorsun kendini!’’ adam İngilizce konuşuyordu ve üstüme yürüyordu.
Siyah bir takım suit içine de
siyah bir gömlek giymişti. Saçı hafif kıvırcıktı ve aynı renkte keçi sakalı
vardı. ‘’Sana söylüyorum yüzüme bak!’’ aşırı sert ve tilt bir aksanı vardı.
Asyalı gibiydi ama asla tam emin olamıyordum.
Arkasındaki kadın onun ellerini
tuttu. ‘’Aşkım sakin ol,’’ kendi aralarında da İngilizce konuşuyorlardı. ‘’Gel
biz güverteye çıkalım.’’
Kadının saçları omuzlarındaydı. Babydoll
pembe bir üst altına da dantelli bir mini etek giymişti. Eli sürekli göğsündeki
kalpli kolyeyi buluyordu. Ürkek bir havası vardı.
‘’Olur hayatım.’’ Adamın tavrı
yanındaki kadına dönünce değişti ve daha sakin bir hal aldı. ‘’Sen de mi
yolculardan birisin?’’ Kadın bana döndüğünde ikisinin bakışları da üstümdeydi.
‘’Bakın ne dediğinizi
anlayamadım.’’ Ellerimi kaldırıp kendimi gösterdim. ‘’İstasyondan geldim.’’
Arkamdaki istasyona döndüm.
‘’Bak hayatım,’’ kadının eli
adamın göğsünde durdu. ‘’Bizim gibi sıradan bir Roma yolcusu işte,’’ adamın eli
istemsizce kadının yüzünü avuçladı. ‘’Güverteye gidelim hadi,’’
Adam başını olumlu anlamda
sallayıp kadını öptü ve geriye çekildi. Yeniden bakışlarını bana çevirdiğinde
ise korkum azalmıştı. ‘’Yine de dikkat et, gemide bi sıkıntı çıkmasın.’’
‘’Olur efendim.’’ Başımı eğip karşılık
verdiğimde çoktan uzaklaşmışlardı.
…
Gemi hareketlenmeye başladığında
sarsılıp uyandım... Gözlerimi açtığımda oturduğum yerden ayağa kalktım. İskeleden
uzaklaşalı çok olmuştu. Dört tarafımız da denizlerle çevriliydi. Ben burada öylece
beklerden Fransız bir adam beni boş olan bir kamaraya yerleştirmişti. Biraz
küçük bir odaydı. İçeriye yuvarlak pencereden sızan rüzgârın fısıltıları dolarken
üşümüyordum çünkü ranzada 2 tane battaniye de vardı.
Gemi aşırı sarsılıyordu. Yataktan
kalktığımda karşımda kovca bir valiz gördüm. Ucu biraz açıktı. Meraklanıp içine
bakmak istediğimde ucundan sarkan tabanca beni durdurdu. Dokunmadan ondan
uzaklaştım ve pencereye döndüm. Bela istemiyordum. Pencere çamaşır makinesi
gibi dalgaların getirdiği suyu döndürüyordu. İçeri su girmiyordu tabii ama
rüzgar sızıyordu.
Ellerimi ovuşturup kapıya doğru
döndüm. Burası geminin güverte tarafıydı ve daha çok sarsılıyordu. Taşınan yük
konteynerleri aşırı korkunç sesler çıkarıyordu bazen öleceğim sanıyordum.
Koridorda yürürken çalışan iki
adam gördüm. Ellerinde tesisat aletleri vardı ve koşuşturuyorlardı. Koridoru
dönüp güvertenin burnuna çıktım. O adamla kadınsa yine buradaydı ama beraber
sakin sakin oturuyorlardı.
Ayaklarımı aşağı uzattığımda
denizi burdan görmek heyecan vermişti. Ufka bakıp düşünmeye başladım. Gerçekten
kaçıyordum. Bitmişti her şey. Peki sonra ne olacaktı? Gemi Roma’ya demir
attığında inerdim. Peki orda ne yapardım? Tüm paramı bu gemiye vermiştim. İşte
o an bunu düşünemediğim için ezik hissediyordum.
Ayaklarımı aşağı sarkıtmaya devam
ederken üşümeye başladığımı anlayıp kolumdaki kapüşonu giydim. Saçlarımı da
kapattığımda iyice kabuğuma çekilmiştim.
Denizin tuzu yine dudaklarımdaydı.
Suyun ve rüzgarın son bir kez daha nefesini içime soluyup sarkıttığım bacakları
geri yukarı çektim. Bacaklarım göğsüme değerken kendime sarılıp kafamı içime
gömdüm ve gözlerimi kapatmayı bile bekleyemeden sessiz sessiz ağlamaya
başladım.
Bir yolu bulunurdu elbet ama aşırı
yalnız hissettiriyordu.
‘’Seni gerçekten çok seviyorum…’’ sağımdaki
kadın adamın kucağına oturmuş onun boynunu öpüyordu. Adamsa kendini geriye
yaslamış öpüşlerine karşılık homurtulu sesler çıkarıyordu. Onları duymamak için
kulaklarımı sertçe kapattım. Onlara iyice sırtımı dönüp kafamdaki kapüşondan
elimi geçirdim.
Yavaş yavaş kendi başımı okşamaya
başladım. Her dokunuşum tüylerimi diken diken ediyordu. Daha da yalnız hatta
yapayalnız olduğumu hissettiriyordu bana.
Elimi yeniden geri çektiğimde
sağıma döndüm. Yaşlı gözlerim her şeyi bulanıklaştırıyordu ama o ikisi hâlâ
ordaydı. Derin bir nefes daha alıp kamaramın olduğu yere doğru yürümeye
başladım. Hızlı adımlarla ayaklarımı neredeyse sürüyordum. Gözyaşlarımı
silerken hıçkırmaya da başlamıştım. Ailem yoktu, arkadaşlarım yoktu. Sadece ben
ve ölüm. İç içeydik.
Kapıyı çekip hemen odaya girdim ve
direkt ranzadaki yatağa kendimi attım. Yüzümü gömdüğüm yastık sessiz sessiz
beni uykunun kollarına teslim ederken geminin de sarsıntılarının yavaşladığını
hissettim.
Kendimi yatağa biraz daha
yaslarken kafamı çevirdim ve tüm uykum o anda kaçtı. Ordaydı. Siktir yine
ordaydı. ‘’Ben de hemen uyumazsın diye tahmin ediyordum,’’ Danilo oturduğu
bavulun üstünden kalkıp yanağımı elinin tersiyle okşadı. ‘’Hasta gibisin
halbuki kaçmaya çalışmasaydın ben sana bakardım…’’
Hiçbir şey söylemeden ayağa
kalktığımda ‘’Gevelemeyi bırak da ne yapacaksan çabuk yap.’’ dedim. Soluk
renkli bir takım giymişti her zamanki gibi. Gözlüğünü de değiştirmişti. Sinsice
gülümserken dudaklarından boğuk bir ‘’uslu çocuk…’’ döküldü.
Eli enseme gittiğinde ‘’Nasıl
buldun beni?’’ diye sordum. Sıcacık eli titrememe sebep olurken sesim sert ve çatallı
çıkıyordu ama o an asla umrumda değildi. ‘’Zor olmadı,’’ ensemdeki elini
hafifçe sıktığında gözlüğünün altındaki gözlerinin bile gülümsediğini fark
ettim.
Bana makul bir cevap vermek yerine
ensemi biraz daha okşadı. Boştaki eliyle telefonu çıkarıp birkaç tuşa bastı.
Telefon kulağına gider gitmez hemen açılınca ‘’Ah Alejandro amca,’’ dedi
yapmacık sesiyle. Öyle bir oynuyordu ki yüz ifadesi bile değişmişti sanki amca
burdaymış da görecekmiş gibi. ‘’Doğru tahmin etmişsin. Bizimki tarçın ekmek
yemeğe fırına gitmiş.’’ Alt sokaktaki fırıncıdan bahsediyorlardı.
Danilo’nun bakışları bana döndü.
‘’Merak etme istediği kadar aldım. Akşam da yer artık’’ Telefonu omzu ve kulağı
arasına sıkıştırdığında diğer eliyle bana bir kese kâğıdı uzattı. İçinden
tarçın kokuları geldiğini fark edince ucunu açtım. Siktir gerçekten en
sevdiklerimden almıştı.
Ensemdeki elini geriye çekip
amcayla konuşmasına devam ederken ben de siyah ranzaya yeniden oturdum.
Kese kağıdından bir tarçınlı ekmek
çıkarıp yemeye başladım. Şu an hiçbir şey umrumda değildi. Zaten çok açtım.
‘’Afiyet olsun’’ yanıma
oturduğunda telefonu çoktan kapattığını anlamıştım. Bakışları ağzımdaydı. ‘’Biraz
fazla iyi davranmaya başladın,’’ ağzımdaki son lokmayı da yutup ona döndüm. ‘’Ben
beni boğazlarsın sanmıştım. Sen sırf ben seni anlayayım diye amcayla İngilizce
konuştun.’’
‘’Sandığın kadar kötü biri
değilim.’’ Elini çeneme yaslayıp başımı hafifçe kaldırdığında dudağımın
kenarındaki çörek otunu baş parmağıyla sildi. ‘’Uslu durduğun sürece yanımda
güvendesin.’’
Kafamı geriye çekip kapıya
yöneldim. Ardından kamaradan hızla çıktım. Arkamdan geldiğini biliyordum. Yine
aynı yerlerden geçip arkama bakmadan güvertenin burnuna yeniden çıktım. Etrafta
bu sefer kimsecikler yoktu. Geminin en ucuna gittim. Hava gittikçe daha da
soğuyordu. Ellerimi ceplerime yerleştirdim.
Sol elime cebime attığım an bir
şey değdi. Anında geri çekince kolumu Danilo tuttu. ‘’Ne yaptığını sanıyorsun
böyle sürekli dikine giderek?’’
Avcumu açınca içindeki küçük
cihaza kaydı ikimizin de gözleri. ‘’Açıklayacaktım…’’
O an dank etti. Beni bu aletle
takip ediyordu. Yakından bakınca bir airtag olduğunu fark ettim. Biz pansiyonda
kavga ederken bir şekilde yerleştirmiş olmalıydı.
‘’Neyi açıklayacaksın ya neyi?’’
Airtag’i denize öfkeyle fırlattım. Kolumu ondan kurtarıp yakasına sarıldım.
‘’Seni öldüreceğim. Böylece kökten kurtulurum senden.’’
Yakasını daha sıkı kavrayıp denize
doğru sürükledim. Kendisi geminin ucundaydı ve aşağı itersem düşerdi. Ama o
sikine bile takmadan gülmeye devam ediyordu. ‘’Bunu yapamayacağını ikimiz de
biliyoruz.’’ Yakamdaki ellerimi sıkı sıkı tutuyordu.
‘’Ah, canın cehenneme be!’’
Ellerimi çekip yeniden arkamı döndüm. ‘’Ne istiyorsun benden?’’ yeniden arkamı
dönünce gözlerinde ufak da olsa bir merhamet kırıntısı aradım ama yoktu.
‘’Kimsem yok benim yapayalnızım ve başım belada. Neden beni bu iğrençliğe
sürüklüyorsun? Egonu falan mı tatmin ediyor bu?’’ Göğsüne sertçe vurmaya
başladım. ‘’Bakma bana öyle, bir şeyler söyle. Mantıklı bir sebep ver ya…’’
Vuruşlarım gittikçe artarken
gözlerimin yeniden yaşardığını fark ettim. ‘’Bir kitap karakteri olsaydım
yazarımın benden nefret ettiğini düşünürdüm.’’ Normal konuşmalardan bir bok
anlamıyordu. Onun dilinden konuşmayı denedim. Kitabın ortasından konuşursam
belki beni anlardı.
‘’Kitap karakteri olsan yazarın en
çok seni severdi.’’ Uzun sessizliği bozduğu an bakışlarım lacivert gözlerini
buldu. ‘’Muhtemelen sana kendisinden bir parça eklerdi. Sende kendisini gördüğü
için böylesindir belki,’’ Ona bir cevap vermediğimde birden enseme elini attı.
Beni kendine çektiğinde kendine özgü deniz ve odun kokusu ciğerlerimi doldurdu.
Söyledikleri saçmaydı ben bir kitap karakteri değildim. Zaten şu an bir önemi
yoktu.
Ilık nefesi tam tepemdeydi.
Yanağımı göğsüne yasladığımda ağladığımı fark edip eliyle yanağımı okşamaya
başladı. ‘’Lütfen böyle kal.’’ Acınası sesimle ona yalvardıktan sonra utançla
kollarımı beline sardım.
Karşılık olarak boştaki eliyle
sırtımı sıvazladı. Soğuk biriydi. Sert tavırları vardı. Ama rengi hemen
değişebiliyordu. Ya da iyi manipüle ediliyordum. Bilmiyorum. Sadece sarılmaya
ihtiyacım vardı.
‘’Eve daha var, hadi kamaraya
dönelim.’’ Cevap vermek yerine başımı salladığımda benden biraz geri çekildi
ama ensemdeki elini bırakmadı. Omzuma attı. Beni yürütmeye başladığımda ne
hissedeceğimi bilmiyordum.
‘’Seni denize atsaydım ne
yapardın?’’ Birden sorduğum soru adımlarını yavaşlattı. Kafamı havaya kaldırıp
yüzüne baktım. Sıcak bir gülümsemesi vardı. Katil olamayacak kadar. Beni öldürmeye
çalışamayacak kadar.
‘’Bilmem, ölürdüm muhtemelen’’
dudağı alayla kıvrıldı ve bakışlarını gözlerime dikti.
‘’Yüzerdin bence ya’’ Koridoru bitirtip
sağa dönünce elimi sırtına attım.
‘’Ben deniz kızı falan mıyım? Çok
derindir orası.’’ Aşırı önemli bir konuymuş gibi ciddileşmişti. ‘’Yapamam ben
öyle, hem üşürüm.’’
‘’Yılan balığısın bence’’
kamaranın kapısını açmak için elimi uzattım. Uzun uzun gülmeye başladığında yanından
geçip ranzaya oturdum.
Boynundaki atkıyı çıkarıp omzuma
attı. Ardından yanımdaki kese kağıdını eline alıp oraya oturdu. Tek yatakta yan
yana oturuyorduk. Boynumdaki atkıyı elimle düzeltirken ‘’Neden ranzanın üst
katında çıkmadın?’’ diye sordum.
‘’Sen neden çıkmadın?’’ Kese
kağıdından başka bir tarçınlı ekmek çıkarıp bana uzattı. ‘’İlk ben geldim.’’
Elindeki ekmeğin yarısını bölüp devam ettim.‘’Ayrıca soruyu da ben sordum.’’
Ağzına elinde kalan ekmeğin
birazını attı. ‘’Yükseklikten korkuyorum.’’ Boş gözlerle ona bakarken birden
ritmik bir kahkaha attım. ‘’Deniz fenerinin sahibi mi söylüyor bunu?’’’
Ben gülmeye başlayınca o da
gülümsedi. ‘’Sahibi değilim, sadece orda çalışıyorum.’’
‘’Lafı dolandırma’’ Hep böyle
yapıyordu ve bu sinir bozucuydu.
‘’Ye!’’ Tek kelime. Birden
elimdeki ekmeğe döndüm. ‘’Ne?’’
‘’Ye aç kaldın tüm gün’’ Elimi
tutup ekmeği ağzıma götürdü. İtiraz etmeden ağzımı açtım. Yedirmesine izin
verdim.
‘’Kızgın değil misin? Senden
kaçmaya çalıştım.’’ Ona biraz daha yaklaştım. Kendisi de bana biraz daha döndü.
’’Hayır. Neyse ki çalıştığım gemiye gelmişsin.’’
‘’Burda mı,” sesimi alçalttım. “çalışıyorsun?”
Bir lokma daha ağzıma attım ve konuşmasını bekledim.
Sessizliği bozup anlatmaya
başladı. “İskeleye gelen çoğu yük gemisinde şeflik yaptım uzun yıllar boyunca.”
Başımı omzuma yatırdım. “Sonra neden fenerde çalışmaya başladın peki?”
“Zorunda kaldım.” Dedi tek
nefeste. “Kaldığımız iskeleye baskın yaptılar ben de yaşamak için bu kasabaya
sığındım.” Ekmeğiyle bakışıyordu. Göz teması kurmak için kendimi zorladım ama
olmadı. Yapmadı.
“Kimler?” diye sorabildim sadece.
“Peşimdekiler her kimse,” Elini
yeniden omzuma attı. “Ben de kim olduklarını bilmiyorum.” Başımı bu sefer de
onun omzuna yatırdım. Yine rahatsız olmadı. “Onlarla savaşmak için neden beni
kullanıyorsun,” bakışlarım yeniden gözlerini bulunca gözlüğünü düzeltti. “neden
ben?”
Cevap vermeyeceğinden neredeyse
emin olduğum için sustum. Başımı omzuna biraz daha yaslayıp boynuna sokuldum.
“En sevdiğin renk ne?” diye sordum. Boynu daha yoğun bir deniz kokusuna
sahipti. Sanki ılık bir denizde gece yüzmek gibi.
“Bu da nerden çıktı?” dedi fısıltıyla.
“Benimki mavi,” bacaklarımı da kendime çektim. “Denizi sevdiğim için mavi.”
Yine herhangi bir karşılık
vermedi. “Birden sorunca saçma oldu tabii,” ellerim bacaklarımdaydı. O da benim
gibi bacaklarını kendine çekti. Neredeyse bir bütün gibi duruyorduk.
“Eve daha ne kadar var?” Tırnaklarımı
bacaklarıma geçirirken heyecandan kalbim duracak sanıyordum. Ne zaman bu kadar
yakınlaşsak böyle hissediyordum.
“Bilemiyorum.” Elini elimin üstüne
koydu. Elim ateş gibi yanarken yüzüne
baktım. Yine herhangi bir duygu kırıntısı yoktu.
Bacaklarımda bir hareketlilik
hissedince hemen bakışlarımı kaçırdım. Ayaklarını yeniden uzattı bu sefer.
Elimin üstündeki elini çekip kendini yatağa yatırdı.
“Umarım çok vardır.” Hırıltılı
sesi titrememe sebep olunca fark etmesin diye sadece “Ne?” döküldü
dudaklarımdan.
“Umarım çok vardır,” dedi yeniden
“Eve,” Ben de bacaklarımı uzattım yeniden. Kendisi de bana doğru kolunu uzattı.
Havadaki koluna doğru “Efendim?” dedim. Hafifçe gülümsedi. Yine o lanet ifade
vardı suratında. Hoşuma gittiğini inkâr edemeyeceğim.
“Ceketimi çıkarmama yardım et,”
dedi tek nefeste kolunu sallarken. Kolunu saran ceketin ucundan çekince yatağın
diğer tarafına doğru hafifçe yuvarlandı. Ceketini tamamen ellerimin arasına alınca
ranzanın üst katına fırlattım. Ardından kendiminkini de çıkarıp ayaklarımı
yeniden uzattım. Ellerim karnımın hizasındaydı.
Birden mırıltılarla bir şarkı
söylemeye başladı. İtalyanca bir şeyler söylüyordu. O ara ayaklarını da hafifçe
şarkıyla paralel sallamaya başladı. Ona doğru döndüğümde elleri ensesindeydi. Bacaklarımı
biraz daha geriye çektim. Fark ettiği anda bacağını bacağımın üstüne attı.
Temasıyla olduğum yerde donakaldım.
Bacağını biraz daha kendine çekince beni de kendisine yaklaştırdı. “Şarkıyı
beğenmedin mi?” haylazca çıkan sesiyle bakışlarım yeniden gözlerini buldu.
“Güzelmiş,” diyerek geçiştirdim. “Sen
ne tür müzikler seversin?” diye sordu bu sefer de. “Ben müzik dinlemeyi sevmem.”
yeniden geçiştirirken bacaklarımı karnıma yasladım.
“Tarçınlı ekmek yemeği seviyorsun
ama,” Sessizlik yeniden bozulunca ona döndüm.
“Bu da nerden çıktı?” Yataktan
doğrulup yüzüne baktım. “Hem sen bunu nerden öğrendin?” Ben bunu kimseye
söylememiştim.
Biraz düşünür gibi yaptı sonra “Sarı
defterden.” dedi. Kendisi de uzattığı ayağını diğerinin üstüne koydu.“Ne
defteri?” Yine ne dönüyordu arkamdan?
“Pansiyonda bulmuş Alejandro amca,
onun içinde yazıyordu.” Ucu açık yanıtladı.
“Okumuş mu?” Merakla yüzüne biraz
daha yaklaştım. “Ama Türkçe yazmıştım.”
“Ben okudum zaten o okumadı,” kahkaha
atmaya başladı yeniden. “Fenerdeki bilgisayardan İnternete girdim bir sürü
çeviri sitesi var zaten ordan hallettik.”
Hâlâ garip bir ifadeyle ona bakarken
“Karıştırdın yani içini,” dedim. “Niye şaşırıyorum ki en sevdiğiniz şey zaten
özelimi böyle uluorta dökmek.”
Kahkahası daha da büyürken eliyle
kafamı alıp göğsüne bastırdı. Ben daha ne olduğunu anlamadan onun sürekli inip
kalkan göğsündeydim. Elleriyle bana daha çok sarıldı. “Noldu?” dedim kollarının
arasından. “Komik olan ne?”
Kahkahaları daha da artarken onu
durduran şey geminin birden düdüğünü çalmasıydı. İskeleye dönüyorduk.
…
‘’Tamam amca asla senin sözünden
çıkmayacağım.’’
‘’Çıkmayacak amca, ben kefilim.’’ Danilo
da beni destekledi.
‘’Evet çıkmayacağım. Ne olursa
olsun senden isteyeceğim.’’ Yeniden Danilo’ya döndüm. ‘’Bence bizi anlamıyor İtalyanca
anlat.’’
Başını salladığında İtalyanca
konuşmaya başladılar. Elimdeki fıçı birayı içerken yorulduğumu da hissediyordum.
‘’Ben yatmaya gitsem iyi olacak bence.’’
Beni duymadılar bile. Aralarından sıyrılıp
arkamı döndüğümde arkadan beni durduran Danilo olmuştu. Arkamı dönünce şakağıma
bir öpücük kondurdu. ‘’İyi akşamlar,’’ dedi.
Ben daha ne olduğunu anlamadan
amca da yanıma geldi. Diğer yanağımı da o öptü. ‘‘Ciao,’’
Başımı sallayıp yanlarından geçtim
ve merdivenlere yöneldim. Başım aşırı ağrımaya başlamıştı. Ellerim başımda
pansiyonun kapısını açtım. Onların bu yapışkan kültürlerine de alışmam gerekecekti.
Üstümdekilerden kurtulup çantamı
kenara attım. Pijamalarımı giydiğimde karnımın da ağrımaya başladığını fark
ettim. Doğrudan banyoya koştum.
Klozetin üstüne oturup beklemeye
başlarken bacağıma damlamaya başlayan kan damlacıklarına baktım. Ben ne
olduğunu anlayamadan nefesim kesildi ve aniden burnumdan kanlar fışkırmaya
başladı. ‘’Ah,’’ Ellerim burnumu tutarken klozetten düştüm. Duşakabin ve klozetin
arasına sıkışmıştım.
Tamamen nefes alamaz duruma gelince
ağzımı sonuna kadar açıp ciğerlerime havayı doldurmaya çalışıyordum. ‘’İmdat!’’
Çığlıklarım kulaklarımı tırmalarken aklıma İngilizce konuşmak bile gelmiyordu. ‘’Yardım
edin imdat!’’
Ellerim burnumdayken parmaklarımın
arasından da kan sızıyordu. Ne yapılır bilmiyordum. Kahretsin ne oluyordu?
Kanlı ellerim boğazımdayken ayağa
kalkmaya çalışıyordum. Sıkıştığım yerden çıkmaya çalışırken karnımdaki ağrı
daha da artmıştı. ‘’Ah,’’ Kendimi zorlayıp ileri atınca banyonun ortasına
düşmüştüm. Soğuk zemin sırtıma çarpınca birden kaskatı kesildim.
Sonrası daha kötüydü çünkü
öğürmeye başlamıştım. Kendime gelmeye çalışırken birden kan kusmaya başladım.
Hem ağzım hem de burnum tıkanmıştı. Kan kusuyordum. Nefes alamıyordum. Soğuk
zeminde çırpınırken cenin pozisyonu aldım kanlı ellerim önüme gelen saçları
arkaya atıyordu.
Ağzımdaki kanın akışı yavaşlayınca
yeniden ‘’Yardım edin!’’ diye bağırmaya başladım. Ellerim banyo kapısına doğru
giderken yeniden öğürdüm ve yeniden kan kusmaya başladım. Kanlı ıslak ellerim, ben
kusmak için öne eğilirken kapıyı ittirdi ve komple kapattı. Burada kapana
kısılmıştım.
Ağzımdaki kan trafiği yeniden nefessiz
bırakırken kapıdaki kanlı el lekelerine bakakaldım. Tıpkı bir geyik gibi. Tehlike
anında ne yapacağını bilmeyen aptal donuk bir geyik.
İki elim de boğazımdayken inlemelerim
ve çırpınışlarım yavaşlamıştı. İlk fırsatta kapıya süründüm. Kanlı kapıyı ıslak
ellerimle yumruklamaya başladım. Kolu ulaşamayacağım kadar yukardaydı. ‘’Yardım
edin kimse yok mu!’’ Kapının sesi kulaklarımı doldururken yeniden cenin
pozisyonuna geçip kan kusmaya devam ettim. Kıyafetlerim kanlar içindeydi.
Titremelerim daha da şiddetleniyordu. Nefessiz kaldıkça kendimi
sıkıp çırpınıyordum. Ölüm. Evet bu tam anlamıyla ölümdü. Acıdan kıvranırken
kanlı dudaklarımdan boğuk inlemeler yuvarlanıyordu.
Ben ölüyordum. ‘’Siktir’’ kafam geriye düştüğünde
gözlerimdeki görüntü artık tamamen kaybolmuştu. Kanlar bulabildiği her boşluktan
fışkırıyordu. Önce burnum ve ağzım, şimdi de kulaklarım.
Neden birden böyle oldum dedim kendi kendime, kanlı ellerim yüzümü
kapatırken. Ne beni aniden bu hale getirebilirdi? Yediğim
bir şeyden olsa gerekti. Zehir mesela. Birinin beni bilerek bu hale getirdiğine
artık neredeyse emindim.
Ellerim de uyuşmaya başlıyordu. Kulağımdan başlayıp boynumdan
aşağı süzülen kanlar daha da titrememe neden oluyordu. O an zihnimde
tutabildiğim iki şey vardı. Bugün sadece Danilo’yla o gemide yemek yemiştik. Pansiyona
geri dönünce Alejandro amca da bir bardak fıçı bira içirmişti.
İhanet.
İkisinden birinden gelen korkunç bi ihanet.
Titremelerim yeniden artarken derin bir uykuya dalıyordum. Artık
burda küfürler yoktu. Kanamalar azalmaya başlamıştı. Acılar da bi süre sonra
katlanılabilir bir hale geliyordu. Fakat ihanetin soğukluğu içimi yavaş yavaş yakıyordu.
Görüntü iyice kaybolurken kapı
sertçe açıldı. Sesi eksiltili duydum ama tepki veremedim. Gözlerim yeniden
açılırken çenemi bir el tuttu. Biraz küçük bir el. Sonra görüş alanına suratı
girdi. Önce anlayamadım ama sonra şoka dönmüştüm.
Maria.
Bana asla görmediğim bir mimikle
sırıtıyordu. Diğerleri neredeydi? Maria ne yapıyordu?
Gözlerim tekrardan kararırken bu
sabah gördüğüm rüyanın devamını hatırlamaya başladım. Ağaçtan o elmayı koparıp
yemeye başlayınca tavşanlar üzerime atlayıp beni diri diri yemeye çalışıyorlardı.
O yüzden çırpınarak uyanmıştım.
Tamamen bilinçdışı kaldığımda Maria’nın
verdiği paraları da hatırladım, üzerlerindeki garip siyah lekeleri de…
Taşlar yerine otururken yeniden titremeye
başladım. Hareket bile edemeden hem de.
Devam edecek…
Yorumlar
Yorum Gönder
lütfen kibar olun
reklam ve spam yasaktır
tüm haklarımız saklıdır