Danilo alican 7
7. bölüm
Kayıplar, Aşkın Notaları
Müzik=
mitski, two slow dancers
Lana del
rey= thunder (demo)
2016 İstanbul
Alican
“Sn. Alican,”
İlk satırdan okumayı bırakıp yırttı tekrardan. Çöp
kovasına attığı 3. Mektuptu. Valiliğin düzenlediği saçma törenlerle ilgilenmek
istemiyordu. Gözlüğünü takıp -o dönem gözlük kullanıyordu- apartmanından çıktı.
Durağa doğru yürümeye başladı. Bu şehirden tiksiniyordu. Adalar’a gidip orda
kalacaktı. Her hafta sonu yaptığı gibi. Babasıyla annesinin olduğu bir evde
yaşamak onu boğuyordu.
Durakta beklerken yanına iki adam geldi. “Altuğ bak
istemiyorsan söyle,” hararetli bir konuşmanın içindeydiler. Ali kulaklığını
çıkartıp onları duymamak için müzik açtı.
Adamlar sonra ayağa kalkıp geldikleri yönün tersine
gittiler. Ali orda biraz daha bekledi ama hâlâ istediği otobüs gelmemişti.
Sıkılıp müziğin sesini sonuna kadar getirdi.
Yanından başka insanlar da geçti ama onları da
duymadı.
Daha sonra birinin elini kulağında hissetti. Başını
kaldırınca annesini fark etti. Müziğin sesini tek hamlede kapattı. Annesi
kulağından çekip onu havaya kaldırdı. Kulağındaki ağırlıkla ayağa kalktı.
“Eve,” annesi kulağından elini çekti. “Geç!”
Annesi cevap vermesini bile beklemeden ona bir tokat
attı. Alican’ın suratı tamamen yana yattığında annesi yine hakaretler ediyordu
ama Ali olanları duyamayacak kadar aşağılanmış hissediyordu.
O kadar kötü hissetti ki. O gün -kendisi hatırlamasa
da- bir söz verdi kendine. Onlardan uzağa bir yere gidecekti. Avrupa’ya mesela.
Kendisi gerisini hatırlamıyordu ama babası da evde hakaretler
edecekti. Yine onlardan uzakta olmak istediği için. Biraz da saf bir nefretti
bu. Aşağılanmış hissetmesi için elinden ne geliyorsa yapacaklardı.
Alican
Hayır, aşk sinemadaki gibi değildir.
Kimi filmlerde aşk gururdur, kimi dizilerde aşk
vazgeçmektir, kimi zaman da aşk politiktir, kimi filmde ise aşk ölümden
ibarettir. Bilgisayarın ekranını kapattığınızda ve o aşkın içinde olduğunuzun
hayalini kurduğunuzda dünya üzerindeki hiçbir kişi, o kişiden daha fazlası
olamaz diye düşünürsün.
İtiraf etmek gerekirse hayatım annemden gizli gizli izlediğim
aşk filmleriyle geçmişti ve her filmde farklı bir adama aşık olur, her gece
yatmadan önce o adamın hayaliyle uyurdum. Umudum, öyle bir aşkı bulabilmek
değildi elbet çünkü biliyordum, gerçek hayatta o adamlara yer yoktu. Sadece
hayallerimde o aşkı yaşamak beni mutlu ederdi. Sevilmek hoşuma gidiyordu ya da
önemsenmek mesela. Altında yatanın ise ne olduğunu o zaman bile biliyordum, kim
olursam olayım sevilebileceğim düşüncesi. Herkes çok güzeldi ve ben çirkindim.
Herkesin arkadaşları vardı ve ben yalnızdım. Annem sürekli bağırırdı. Babam da
desteklerdi onu.
Herkes o kişiydi, ben o kişi bile olmamıştım. Olmak gibi bir
çabam da yoktu.
Ben o filmlerdeki sevilen kişilerden biri değildim.
Şimdi ise çok rahat bir şekilde yeniden aşk filmlerdeki gibi
değildir, diyebiliyordum.
Çünkü aşk, gerçek hayatta çok daha güzeldi, bir gün o kişi
uğruna ölmeyi bile göze alabilecek kadar üstelik.
İçeri geçtiğimde Danilo kapıyı kapattı ve kısa bir süre daha
bana baktı, bakışları üzerimdeki takıma doğru kaydı. Dudakları düz bir çizgi
halini alırken kaşları havalandı. “Hayalimdekinden daha tatlı olmuşsun.”
“Sen de,” diyebildim sadece. Hemen gözlerimi kaçırıp yandaki
masaya baktım. Burayı henüz bulalı 2 saat bile olmamıştı ama hemen yemek
hazırlamıştı.
Hava kararmaya başlarken yolumuzun üstünde büyük bir dağ evi
bulmuştuk. Danilo kapıyı kırmıştı ve içeride kalmaya başlamıştık. Şansımıza
boştu. Ve bir sürü kıyafet ve yiyecek vardı.
“Gel, otur istersen.” Sandalyelerin birini çekmiş beni
bekliyordu. “Duş aldın mı sen?” diye sordum. “Tabii ki, hâlâ kokuyor muyum
yoksa?” alayla sorduğu soru karşısında ne diyeceğimi bilemedim.
“O anlamda sormadım” dedim. Çektiği sandalyeye otururken. “Sadece
baya yemek pişirmişsin” Kafamı kaldırıp suratına baktım. “Geyik eti vardı” onu
da tam bana bakıyordu üstten üstten. “Bilirsin zaten hızlı pişer geyikler.” Göz
kırpıp uzaklaştı.
“Yok bilmem, şef olan sensin,” Sandalyeye biraz daha
yaslandım. “Yemedim zaten hiç”
“Umarım beğenirsin o halde,” dedi çatalı bana doğru
uzatırken.
“S-sen yaptıysan” yine kekelemeye başlamıştım. “Ne?” Zaferimsi
bir gülümseme vardı suratında. “Duyamadım seni?”
“Yerim yani sen yaptıysan,” dedim hızlıca. “Severim.” Kendi
çatalımı elime aldım.
“Güzel” arkasına yaslandı.
Dudakları sinsice kıvrıldı. “Başla o zaman”
Cevap vermeden eti çatala taktım.
‘Umarım kusmam,’ diye geçirdim içimden.
Aslında tadı iğrençti ama o an o
kadar umrumda değildi ki… Her lokma sabahtan beri bir şeyler yemediğimi bana
hatırlatıyordu.
Tabaktan başımı hafifçe kaldırınca
Danilo’nun tuhaf bir ifadeyle beni izlediğini gördüm. Aşırı şaşkın duruyordu. Durup
ona döndüğümde doğruldu. “Yemek yemeyi seversin de,” gülmemek için ağzını anlık
eliyle kapatıp yeniden açtı. “İlk kez bu kadar iştahlı görüyorum seni,”
“Sen geç dalganı,” dedim dilimin ucundan.
Hafifçe göz devirdim. Aynısını yapmaya çalıştı ama yapamadı. Sonra ikimiz
tekrardan güldük. Hem de aynı anda.
“Çok garip değil mi, peşimizde korkunç insanlar var ama
biz,” tabakları gösterdi. “Burda birilerinin dağ evinde gizlice yemek yiyoruz.”
“Yani bence bizim doğamızda var bu” kendimi sandalyeye daha
da yaydım. “Baş başa kalınca durdurabiliyoruz savaşları, yangınları, her şeyi.”
“Çok güzel bi ikili olduk bence de.” Yeniden çatalına dönüp
bir lokma daha aldı. Ben de önüme dönüp yandaki bardaktan biraz su içtim.
Son yudumu da aldıktan sonra bacak bacak üstüne atarak ona
döndüm. “Acaba,” dedim. “Tekrardan kasabaya dönünce yeniden mi buluşsak böyle.
Beraber bir şeyler yesek ama fenerde değil. Sence nasıl olurdu?”
“Bilmem,” dedi biraz düşünceli bir tavırla. “Fenerden uzak
olmak kulağa güzel gelmiyor.” Yüzünü yapmacık bir tonda ekşitti.
“Of, çok sıkıcısın.” Yeniden önüme döndüm. “Bence şahane bir
fikirdi.”
“Önce peşimizdekilerin kim olduklarını öğrenelim bence.” Eli
hemen bardağına gitti. Tüm suyu anında dikledi.
“Hayal bile kurdurtmadın, pes yani.” Homurdanarak arkama
yeniden yaslandım.
“Sen biraz daha ye bence,” dedi. “Salatadan ister misin?”
“İstemez,” diyerek bakışlarımı kaçırdım. O ara ona
bakmıyordum. Karşıdaki pencereden verandayı izlemeye başladım. Hava birazdan
tamamen kararacaktı.
Ben dışarıya tamamen dalmışken onun olduğu yerden birkaç kez
deklanşör sesi geldi. Başımı oraya çevirdiğim an beyaz flaşlar patladı. Ellerimle
gözlerimi kapattım. Birkaç kez ovuşturup açmaya çalışırken kahkahaları
kulaklarımdaydı.
Ona doğru baktığımda fotoğrafımı çektiğini gördüm. Elinde
eski bir kamera vardı. “Ya sen ne yaptın?” Benden habersiz çekilen fotoğraflar
en sinir olduğum şeydi. Kendisi gülmeye devam ediyordu. “Ver şu kamerayı, sileceğim.” Elimi uzattım
ama nafile. Kamerayı masanın altına götürdü.
Kolunu tuttum. Kolumu tuttu. Ayağa kalktığında yine
gözlerinin içine bakıyordum. O kadar yakındık ki gözlerindeki koyu lacivert
rengi ortaya çıkmıştı yine. “Sadece bir fotoğraf,” dedi. “Sevmiyorum,” dedim.
Dudaklarımız neredeyse kavuşacaktı. Ben ciddi durdukça
kendisi sırıtmaya devam ediyordu. “Ver şunu,” dediğimde sesim normalden daha
fazla sertti.
“Kolaysa al,” turkuaz kamerayı havaya kaldırdı. Elimi oraya
doğru götürürken elini tekrardan geriye çekti ve beni göğsümden tutup arkaya
yasladı. Arkamdaki masanın tam üzerindeydim. Kendisi de üzerime yaslanıyordu.
Arkaya düşmemek için gömleğinin yakasını sıkıca tutuyordum. “İnat etme işte,”
dedi tekrardan alaycı sesiyle. “Tamam sinirlenme, ortamı yumuşatacağız şimdi.”
Ben ne olduğunu anlayamadan geriye çekildi. Eli arkamı
dolandı ve belimdeki kavisin tam üzerinde durdu. Beni de kendisine çekince
arkaya gitti kamerayı kenardaki bir sehpanın üzerine bıraktı. Ardından köşeye
gitti. “Ne yapacağız?” dediğimde kaşlarımı serbest bıraktım. Ne kadar süredir
çatıyordum bilmiyordum ama acısı şimdi çıkıyordu.
Köşedeki başka bir masanın üzerinden plak çıkardı ve onu
pikaba koydu. İğneyi dönen yere yerleştirdi ve yavaştan müziğin sesi odayı
doldurmaya başladı.
Etrafında dönüp önümde diz çöktü. “Benimle dans edersen
belki fotoğrafı silmene izin veririm, kim bilir.” Göz devirdi ama çok tatlı
görünüyordu.
Uzattığı eli tutmak yerine yine bildiğimi okuyup kameranın
olduğu yere yöneldim. Ne yapmaya çalıştığımı anlamış olacak ki hemen arkamdan
beni yakaladı. “Hayır,” beni tek hamlede omzuna almıştı. “Şimdi olmaz hiç
sırası değil.” Dedi.
“Ya ne yapıyorsun indir beni,” ikimiz de kahkahalara
boğulurken sırtına vurmaya başlamıştım. Eli yavaşça sırtımdan yukarı doğru
çıkarken beni indirdi ve yeniden aynı hizaya geldik.
Arkadaki müzik çalmaya devam ediyordu. “Hadi müziği
bekletmeyelim” dedi ve elimden tutup ceketimi düzeltti. Muhtemelen bu evde tek yaşayan
bir adamın kıyafetlerini giymiştik. Ben siyah smokin takımını oysa onun
beyazını giymişti.
Eli göğsümde gezerken kırışan yerleri düzeltiyordu. İşi
bittiğinde avcumu açtı ve dudaklarına götürdü. Ben nefes bile alamadan içini
öptüğünde boğuk bir inleme döküldü dudaklarımdan. Bunu duyunca kıkırdadı ve
elimi geri çekti. Bu teması bile beni çıldırtmaya yetiyordu.
Müzik yavaşça yükselmeye başlarken “Adı ne?” diye sordum.
“Ben de bilmiyorum,” dedi. “Ve inan şu an hiçbir önemi yok…”
Ilık nefeslerini tam da ağzımın içine veriyordu. Ellerini
biraz daha sıkı tutup dansa başlattım. Bir adım geri gittik aynı anda sonra
ellerimizi ortada birleştirerek birbirimiz yaklaştık. Bir elimi serbest
bıraktığında Hafifçe sola döndüm. “Bir saniye,” dedi. Elimi anlık bırakıp
cebinden bir sigara çıkardı. “Bu da nerden çıktı?” diye sorduğumda. “Evin
sahibinden aldım.” Dedi. “Yani çaldım, ödünç aldım.”
Parmakları arasındaki sigarayı yakıp çakmağı da masaya attı.
Yeniden elimi tuttuğunda daha da heyecanlanmaya başlamıştım.
Elimi sertçe çevirdi ve kendi etrafımda dönmemi sağladı.
Ondan sonra beni kendine çekti. Önüme biraz eğildiğinde bacaklarının arasına
bacağımı sıkıştırdı ve tam boynumdan nazikçe tutuyordu. O açıdan ağzında
sigarayla o kadar çekici görünüyordu ki nefes bile veremedim.
Bir süre şarkıyı bekledi ve tekrardan beni döndürmeye
başladı. Ardından iki eliyle beni tutup kendine çekti. Bir elim omzundaydı.
Diğeri de ceketinin içinden sırtını tutuyordu. Şarkıyla beraber bir öne bir
geriye gittik. Ben ayaklarımı nereye koyacağımı bile unuttuğum için ayağına
sertçe bastım. Sigaranın altından yavaşça gülümsedi. Kahretsin harika
görünüyordu. Ayağımı ayağının üzerinden çekmeme izin vermeden olması gereken
yere götürdü. Siktir aşırı etkileyiciydi. Ayağını çekip dans devam etti.
Tekrardan olduğumuz yerden döndük ve kafamı yeniden uzattı.
Üzerime daha çok ağırlığını verdi bu sefer. Beni tuttuğunu bildiğim için
ellerimi cesurca iki yana açtım. Tavandaki avizeyle bakışıyorduk. Yeniden beni
kaldırdığında bu sefer daha çok sokuldum ona. Masaya doğru dans ederken
sigarayı parmakları arasında alıp havaya üfledi. Dumanlar yüzünü kapatmaya
başlarken başka bir tane daha çekti içine, ardından beni belimin iki yanından
tutup havaya kaldırdı.
O an işte tam o an o filmlerdeki aşıklar gibi hissettim.
Ellerimi yeniden iki yana açtığımda çoktan aşağı inmiştim ve Danilo üzerime
çökmüştü. “Sıkı tutun,” arkamdaki elini birden çektiğinde düşmemek için boynuna
iki elimi sardım. Onun da diğer eli ensemdeydi. Boştaki eliyle yanağımı tuttu
ve yarısı içilmiş sigarayı diliyle ağzının içine götürdü. Ben daha ne olduğunu
anlayamadan dudaklarını dudaklarıma bastırıp içime koca bir nefes verdi.
Dumanı içime çektikçe inliyordum. Dilim dudaklarının her
santimini tatmak istiyordu ama ağzındaki sigara yüzünden açamıyordu ağzını.
Geriye çekildiğinde soluma dumanların tamamını üfledim. “Siktir, aşırı
havalıydın!”
“İngilizce konuş seni anlamıyorum?” kalın sesi beni tamamen
delirtiyordu. Kendini arkadaki kanepeye attığında ben de kucağındaydım. “Çok
havalıydı,” dedim. Ne yapacağımı bilemiyordum ben de onun dudaklarına yapıştım.
Aç bir kaplan gibi ellerim onun sakallarında geziniyordu. Kucağına daha da
yerleşip dilimi onun dudaklarında bir gezintiye çıkardım.
Heyecandan yanaklarını tırmalıyordum. Altımda acı acı
inliyordu. Ama beni hiçbir şey durduramazdı şu an. Kendisi bile. Fotoğraf mı?
Siktir ettim bile.
Dişlerim dudaklarını ısırıp daha da açılmalarını sağlıyordu.
O da kafamı ensemden tutup kendisine daha da bastırıyordu. Diğer eli gömleğimin
altındaki çıplak sırtımı inceliyordu. Eli daha da aşağı giderken inlemelerime
hakim olamıyordum.
Kucağındayken ona daha çok sürtündüm ve dillerimiz buluştu. O
an arkamdaki eli birden kalçama indi ve sertçe geriye çekildim.
Titreyen parmaklarım gömlek düğmemdeydi. Ama
çıkartamıyordum. “Ah sikeyim.” Düğmeyi ona uzattığımda İtalyanca homurdandı tek
hamlede gömleği söktü. Ben ceketiyle beraber onu yere atarken onun da eli
kemerimdeydi.
Onu da çıkarınca karşısında çıplaklığımı paylaşıyordum.
Ellerim saçlarımdan geçerken o da üstündekilerden kurtuldu. Altında sadece beyaz
pantolonu vardı benimse siyah boxerım.
Elleri sırtımdayken beni yeniden kucağına aldı. Acı içinde
inlerken yanaklarını tutup yüzünü yüzüme bastırdım. Kendisi de bizi
merdivenlerin olduğu yere götürüyordu. Ensesindeki saçlarını tutarak kafamı
bastırıyordum. Öpüşlerim gittikçe hızlanırken önünü görmek için geriye attı
kafasını ben de boynuna yapıştım. Bu öpmekten çok ısırmaktı. Ama kendime hakim
olamıyordum.
Merdivenlerin yarısı bittiğinde sırtımı sertçe duvara
yasladı. Yere düşmemi engelleyen tek şey sırtımdaki sol koluydu. “Danilo,”
kafam tamamen uçmuştu. Tek istediğim adını haykırmaktı. “Danilo, ben
delireceğim.” Boynunda morluklar vardı. Benim öperek yaptığım. Omzunda ve sol
memesinde kocaman bir dövme vardı. Gemicilikle ve birkaç sebzeyle alakalıydı
ama anlayamadım.
İpleri eline almak için dudaklarını benden uzaklaştırdı ve
sertçe yeniden bastırdı. Dişlerinin arasından “İstediğin kadar delir, ben
burdayım toparlarız arkanı,” dedi. Kafam arkaya çok sert çarpmıştı ama hissedemiyordum
bile. Vahşi bir dürtüyle beni öpmeye başladığında bacaklarını biraz daha açtı
ve ben arasına yerleştim.
Kasıklarım, boynum, dudaklarım… her yerim cayır cayır
yanıyordu. Pantolonunun bastırdığı erkekliği bana baskı yaparken tamamen gözüm
döndü.
Yeniden beni kendisine yasladığında ona kocaman sarılıp
nefeslenmeye çalıştım. Çoktan kan ter içinde kalmıştık. “Nefes alamıyorum
sikeyim!” Boynumdan kafasını çekti ve merdivenleri teker teker çıktı.
Bacaklarım sırtına daha çok sarıldığında bir anlığına gerçekten de zamanı bizim
için durdurduğunu sandım.
Tekmeleyerek açtığı kapıdan içeriye girince birkaç adım
attı. Ardından olduğum gibi yatağa atınca iki elimi yeniden açıp ciğerlerime
hava doldurmaya başladım.
Üzerime çıktı. Bacakları iki yanımdaydı. Titrek ellerim
hemen kemerine gidince üzerlerine kendi elini koyup kemeri çıkarttı. Pantolonunu
da çıkarttığında biraz havaya kalkıp dudaklarına ulaştım. “Şsst,” eliyle dudaklarımın
üzerine sus işareti yapıp kafasını geriye çekti. “Diğer elindeki kemeri
bileklerimden geçirip yeniden yatağa yatmamı sağladı. Yukarda birleşen ellerimi
sıkarak üzerime eğildi.
Her yerini her zerremde hissedebiliyordum. Ilık nefesi beni
daha da heyecanlandırırken düşündüğümden de daha uzun bir süre yüzümü inceledi.
Sanki her santimini ezberlemeye çalışır gibi. “Sence buna hzır mıyız?” kulağıma
eğilip fısıldadı.
“Evet,” dedim serçte. “Evet…” dedim tekrardan. Heyecanımı
fark edip gülümsedi ve tekrardan öpüşlerine devam etti. Biz ileri gitmeye
başlarken burnumuza gelen duman kokusu ikimizi de durdurdu. Dudakları
dudaklarımın üzerinde durduğunda “Siktir!” dedim. “Arkana bak!” dumanlar
üzerimize üzerimize gelirken “Sigara! diye bağırdı. “Onu söndürmeyi unuttuk.”
Ellerim saçlarımdan geçerken alevler tam da kapıya
geliyordu. “Nasıl bu kadar hızlı büyüdü?” diye sordum bi önemi varmış gibi.
Üzerimden kalkıp kemeri çözdü. Ben de yatakta doğruldum. Duvarı birkaç kez
tıklattı. Gelen tok ses ahşaptan olduğunu belli ediyordu. “Siktir burda
öleceğiz!” ikinci kattaydık ve aşağı inemezdik.
Danilo hemen pencerenin oraya koştu. Arkasından gelince
oranın bir balkon olduğunu görebiliyordum.
Kapıyı açmaya çalıştı ama nafile. Kilitliydi. Dumanlar daha
da içimize işlerken ağlamaya başladım. “Ne yapacağız amına koyayım!” Ellerim
sertçe saçlarımdan geçerken Danilo yanındaki pencereye dirsek attı.
Tek hamlede tuzla buz olan pencerenin kenarındaki cam
kırıklarını da ittirip kendini boşluğa bıraktı. “Gel!” Bana bağırdığı an koştum
ve aynısını yaptım. Pencereden sarkıp yanındaki balkona kendimi bıraktım.
Balkona ayak bastığım an soğuktan dişlerime kadar titremeye
başladım. Danilo pencereden sarkan mor perdeyi tutup çekti. Ama o da çok
kısaydı. “Bu bizi aşağı indirmez…” dedi umutsuzca.
Ay gökyüzündeydi. Birkaç tane de yıldız vardı. Çoktan hava
kararmıştı. Aşağı bakıncaysa evin arkasındaki havuzu fark ettim. “Havuz!” dedim
elimle göstererek. “Havuza atlayabiliriz!”
“Zaten başka şansımız yok” elimi tuttu. “Sadece hazır olana
kadar bana sarıl.”
Sıkıca boynuna sarıldım. Geriye çekilip elini daha sıkı
tuttum.
“Dikkat et!” bir ona baktım bir de aşağı. Aşırı korkunç
görünüyordu. Arkamdaki ateş de daha da yaklaşıyordu. “Siktir atlayalım,”
dediğimde İtalyanca bir şeyler söyledi. Titremelerim daha da şiddetlendiğinde
sadece ölmek istemediğimi fark ettim.
“Üç, iki vee bir…” Korkuluğu geçip elini sıkıca tuttum.
Kendimizi boşluğa bırakınca korkudan eline daha da sıkı
sarıldım. Ardından aniden suya düştük. Danilo İtalyancayla karışık küfürler
ediyor, kahkahalar atıyordu. Suyun yüzeyinden kafamı tamamen kaldırdım ve ben
de kahkaha atmaya başladım. Havuzun etrafı kana bulanmıştı. Ensemde bir ağrı
hissedince oraya giden elimin de kana bulandığını gördüm. Danilo havuzdan çıkmış
bacağını tutarak gülüyordu. Onun da bacağı kanıyordu ama sıyrıktı bunlar. Zaten adrenalin yüzünden kalbim göğsüme
çarparak atıyordu.
Ben de sudan çıkınca “Öleceğiz sandım.” Dedim. Rüzgar
estikçe daha da titriyorum. Yanan köşke bakarak havuz kenarında uzanıyorduk.
Aşk tam da buydu işte.
“Gitsek iyi olur,” dedi Danilo. “Fark edip buraya
gelebilirler.”
“Neyle kaçacağız?” dediğimde Danilo’nun çoktan yanımdan
gittiğini gördüm. Arkamdan gelen araba sesiyle irkildim. “Atla,” Danilo kornaya
birkaç kez basarak beni çağırdı.
Arabaya koştum. Kapımı benim için açmıştı. Eski antika
arabaya oturunca köşkün tamamen yandığını gördüm. Geceyi ay ya da yıldızlar
değil bu köşkün yangını aydınlatıyordu.
“Duyuyor musun?” Danilo kulağını uzattığında “Neyi?” dedim.
Eliyle sus işareti yapınca dinlemeye başladım. Dans ederken çalan şarkının sesi
yanan köşkten hâlâ duyuluyordu. İkimiz de kahkahalara boğulurken eliyle
bacağına pat pat yaptı. “Gelsene,” beni kucağına çağırdı.
Vites kolunu arkaya çekip kucağına oturdum. Yaralı bacağına
temas edince sertçe inledi ama umursamdan onu öpmeye devam ettim. Arkada yanan
bir köşk vardı. Ölmek üzereyken son anda çırılçıplak kurtulmuştuk ve sikik
müzik devam ediyordu.
Kucağında sürtünürken resmen modumu yeniden yakalayabiliyordum.
Kendisi de ensemdeki kanlı saçları tutup beni daha da kendine çekti.
“Fotoğraf,” dediğimde öpüşleri durdu ve gülmeye başladı. Kahkahaları
ağzımın içini doldururken bir cevap vermedi. Ben de onu yeniden öpmeye devam
ettim.
…
Devam edecek
Yorumlar
Yorum Gönder
lütfen kibar olun
reklam ve spam yasaktır
tüm haklarımız saklıdır