Danilo alican 6

 

6. Bölüm      

Kayıplar, Hayal Savaşçıları

Müzik=The Smiths, this charming man

2013 Kasım SportCruisers filosu baskını

Yeşil römorklu kamyonlar, Avrupadaki çoğu ülkenin bayrakları ve mavi flamalar… Geminin her yeri ilk kez bu kadar süslüydü. Akşamına özel bir davet için Cannes’a, ordan da yeniden İtalya’ya döneceklerdi. 6 gün. Filonun rotasını tamamlayıp Noel’i kutlaması için sadece 6 günleri vardı.

Danilo bu filonun özel şefiydi ve 600 yolcuyu ve mürettebatı kendisi ve ekibi doyuracaktı. Bu kariyerinin belki de en önemli günüydü. Aynadaki heyecanlı yansımasına bakarken sadece bunu düşünüyordu.

Kravatını düzeltirken asil bir duruşa geçti ve son kez kendine baktı. Arkasındaki kapı açıldığında içeriye ekibinden bir aşçı girmişti. “Harika olmuşsun şef,”

Danilo arkasını dönüp gülümsedi. “Her şey hazır mı?” elindeki çantaya şef önlüğünü yerleşmeye çalışıyordu. “Bugün için bir aksilik istemiyorum.”

Aşçı çocuk kafasını salladı. “Her şey istediğin gibi şef,” öne eğilip devam etti. “Tabaklar geldi. Yolcular odalarına yerleşmeye başladı. Garsonlar da hazır.”

Danilo başını onaylar gibi salladı. “Peki bizimkiler, onlar hazır mı?”

“Gelmek üzereler ve,” telsizinin sesi lafını böldü. “Filo-1 kaptan köşküne hemen!”

İkisi de birbirlerine ve telsize bakarken ne olduğunu anlamamışlardı. “Bi gidip bakalım.” Danilo son kez odanın içine göz gezdirip kamaradan çıktı.

Koridor ve güverte normale göre biraz sakindi. Danilo bir terslik olduğunu fark ettiğinde yanındaki çocuğun omzuna dokundu. “Noldu?”

Danilo onun ağzını kapatıp telsizin bağlantısını kesti. “Şşşsst!..”  Elini yavaşça geri çekerken fısıldamaya başladı. “Bi terslik var, sen kamarana dön ve ben tekrardan telsizleri açana kadar sakın çıkma. Tehlikeli olabilir.”

Telsizin frekansını kendisininkiyle eşleştirip yeniden açtı. “Dikkat et şef!” Çocuk endişeyle odasına dönerken Danilo bir süre arkasından izledi. Belki de aptal bir kuruntuydu ama genelde şef ve ekibini köşke çağırmazlardı. Hele ki Noel arifesinde, asla.

Danilo yeniden koridora döndü. Amacı mutfağa gidip olanları kameralardan anlamaya çalışmaktı. Şef tezgahında müşterileri izlemek için güvenlik odasına bağlı kameralar vardı. Mutfağın önüne gelince durdu ve yavaşça metal sürgüyü açtı.

İçeriye kafasını soktuğu gibi tezgahların altından silahlı adamlar çıktı. Hepsinin namlusu Danilo’ya çevriliydi.

Danilo sakindi. Avcundaki telsizi kapattı önce sonra ellerini kaldırıp bekledi. “Diz çök, hemen!” diz çöktü. Şef önlüğünü giymediği için onun da filodan olduğunu anlayamadılar. Bu da onun şansıydı. Çünkü korsanlar yolculara dokunmazlardı, vakit kaybetmemek için.

Ellerini tezgahların birine bağlayıp tekrardan pusuya yattılar. Sonra gecenin korkunç yüzü açığa çıktı. Mutfağa filodaki aşçılar teker teker girdi. Önlüklü kim varsa kapıdan girmeden vuruyorlardı.

Önce baş açıları girdi. Ne olduğunu anlamadan kurşunların kurbanı oldu. Ardından onun aşçıları peş peşe sesin geldiği yere girdi. Hepsi kapıya yığıldı. Etten ve kandan bir yığın. Danilo orda iş arkadaşlarının, ekibinin, ailesi bildiği insanların ölümlerini sessiz sessiz izlemek zorunda kaldı.

Bağırdı. Korktu sandılar.

Ağlamaya başladı. Hıçkırarak hem de. Onlar sadece rehine olduğu için ürküp böyle davrandığını düşünüyorlardı.

Danilo ekibini, filosunu kaybetmişti. “Beni de öldürün,” diye ağlamaya başladı sonra. Yapamazdı, yaşayamazdı. Nasıl böyle yaşanırdı ki…

Ama korsanlar her zamanki gibi yolculara dokunmadı. Mürettebatın tamamına yakınını öldürdüler. Sonra gemiyi soyup kaçtılar. Danilo’ysa bir süre öylece bekledi arkadaşlarının başında, sonra birkaç militan yolcu onu da kurtardı. Yine şanslıydı – o böyle düşünmese de bu da bir şanstı.

Gemiden atlayıp dağıldılar.

Danilo o gün kurtulup kaçabildi ama yaşadığı her saniyeye pişmandı. Keşke o önlüğü giyseydim, dedi hep. Keşke herkesi uyarabilseydim ya da orda ölseydim.

 

Danilo

Çaresizlik. Bence bu hayattaki en iğrenç duygu o. Ne yaparsak yapalım hep bi eksik kalacak, amacın neyse asla gerçekleşemeyecek, boğulacaksın, çırpınacaksın ve daha kötüsü elinden bir şeylerin gelmeyeceğini bilerek çabalayacaksın bence. Alican’ın soğuk bedenini sarsarken ya öldüyse diye düşündüm. Bir anlığına.

Ya öldüyse. Üstü kanlar içindeydi. Hareket etmiyordu ve herhangi bir tepki vermiyordu. Ölmüş olabilirdi. Hem de ben neler olduğunu bile anlayamadan. Ben de baygındım ama kan kusmamıştım. Onun ağzından, burnundan ve galiba kulaklarından bile kan gelmişti.

Kaçırılmıştık ve buraya muhtemelen ölüme terk edilmiştik. Burası açıktı. Ama neden? Neden bizi buraya getirdiler, kim getirdi, neden direkt öldürmediler? Sorular düşündükçe çoğalırken yeniden Ali’ye döndüm.

Buraya geldiği ilk andan beri yanımda tutabilmek için yalanlar söyleyip onu zorlamıştım. İnsan bir süre sonra bunun aşk değil de hastalıklı bir takıntı olduğunu açıkça anlayabiliyordu. Belki de bu yüzden bir gün ölürse tamamen mahvolurdum. Hem de başına nelerin geldiğini anlayamadan.

Yıllardır peşimde eskiden mürettebatında görev aldığım gemi filosuna düşman korsanlar vardı. Amaçları para olan birkaç züppe işte. Ama tehlikelilerdi. Açık açık gemide olan herkesin eski bilgilerini deşifre etmişlerdi. Yaşadığımı biliyorlardı ve korsanlar ardında adam bırakmayı sevmezlerdi. Filo dağılınca ben de kasabaya sığınmıştım. Aslında o zamanlar peşimde değillerdi ta ki geçen yıla kadar.

Olduğum kasabayı bulup iskeleye teknelerini bırakmışlardı. Deniz fenerinde kaldığım için fark etmiş ve daha izole olmuştum, neredeyse herkesten. O tarihten sonra da defalarca adam yollayıp beni yakalamaya çalışmışlar ama başaramamışlardı.

O gün Ali’yle beraber içeriye dalan serserileri de o korsanlardan sanmıştım ama değillermiş. Alican yıllar sonra hayata tekrardan bağlanmamı sağlamıştı. Hem de bu kadar kısa sürede. O yüzden onu da kaybedemezdim.

Bugün kaçırılıp bu sarp düzlüğe atıldığımıza göre tehlike o korsanlardan daha büyük olabilir. Kimler yaptı bilmiyorum ama bulunca bunlar yanlarına kar kalmayacak.

Alican kıpırdanmaya başladığında hemen düşüncelerden uzaklaşıp üzerine yaslandım. Pijamaları kan ve çim lekeleriyle doluydu ve titriyordu.

“Ali,”

“Alican!”

“Alican!..”

Alican

Gözlerim yavaşça açılırken soğuktan titremeye başlamıştım. “Uyan hadi!” Grimsi gökyüzü bulutlarla çevriliydi. Kafamı biraz sola kaydırınca Danilo’nun endişeli yüzünü gördüm. ‘’Ah, sonunda.’’ İtalyanca bir küfür yuvarlayıp yüzüme daha da yaklaştı. “İyi misin?”

Etrafıma bakınca nerde olduğumuzu anlamaya çalışıyordum. “Nerdeyiz biz?” Elim enseme giderken doğruldum ve etraftaki otlara baktım. Sırtımı çimlerden uzaklaştırmak için biraz doğruldum. Dümdüz bir çayırdı olduğumuz yer. Neredeyse her renkten çiçek vardı. Fakat hava rüzgarlı ve kapalıydı. “Bilmiyorum,” gözlüğünü düzelterek ekledi. “Kaçırılmış olmalıyız.”

Ağzıma yeniden kan tadı geldiğinde öne doğru eğilip tükürdüm. “Kahretsin, Maria…” olanlar bir bir gözlerimin önüne gelince elim yeniden boğazıma gitti.

Danilo anlamaz gözlerle bana baktığında “Bizi o kaçırdı, zehirleyerek.” Dedim. Bakışlarım aşağı kaydığında üzerimdeki pijama ve kanlar olanları daha net hatırlamamı sağlamıştı. “Ne zehri ne Maria’sı?’’

Ona dönüp anlatmaya başladım. ‘’Bana verdiği para tomarı zehirliymiş,” Yakamdaki kanları gösterdim. Kumaş bir mendil çıkarıp kan lekelerini temizlemeye başladı o ara. “Kan kusuyordum banyoda sonra o geldi.” Ellerimi koyacak bir yer ararken “Seni bekledim ben, bağırdım ama duymadın.” Dedim. Utanıp başımı eğdim. Çenemi yeniden kaldırıp etrafını da sildi.

‘’Ne zaman?” Ellerini saçlarından geçirip olayları anlamaya çalışıyordu. “Dün işte size iyi geceler dedikten sonra,”

 Mendili geri çekip benden uzaklaştı. “Ben de ne olduğunu anlamadım, ama zehirlenmediğime eminim.” diye homurdandı. “Seni zehirlemiş olabilirler ya da bilmiyorum son gördüğüm Alejandro amcanın önümde bayıldığıydı.” Elini başına götürüp daha da hatırlamaya çalışıyordu.

“Onu da bayıltmış olmalılar ama nasıl?” Ayağa kalktığımda rüzgar yanaklarımı sıyırarak titrememe neden oldu. “Ve neden bizi buraya getirdiler.?” Ellerimle etrafı gösterdim.

Danilo da benimle beraber ayağa kalktığında “Maria olduğuna emin misin?” diye sordu. Arkamda yarısı yıkık eski taştan bir duvar vardı. Arkası çayırın devamıydı. Gerçekten de hiçbir şey yoktu etrafta. Bomboş bir düzlük.

“Maria üzerime eğiliyordu ben bayılmadan önce o olduğuna eminim. Gözlerimle gördüm.” Diye yanıtladım, iki parmağımla gözlerimi göstererek.

Bir süre çiçeklere bakarak düşünür gibi yaptı sonra yeniden bana döndü. “Babasını neden bayıltsın ki?”

Bilmiyorum. Ellerimi saçımdan geçirdim tekrardan “Belki de görmemesi içindir.” İkimizi işaret ettim. “Baksana hem amca bizimle değil.” Ellerini belinde birleştirip bir adım geriye gitti. Aşırı ciddi ve gergin görünüyordu. Bense artık yorulmuştum. Bir şeyler için çabalamaktan.

“Maria en fazla 15 yaşındadır. İmkânı yok yani aşırı saçma geliyor.” Yeniden bana döndüğünde gerildiğini hissedebiliyordum. “Bilmediğimiz bir şeyler vardır belki.” Sesim daha sakin çıkıyordu.

“Olabilir, her neyse öğreneceğiz.” Başımla onayladım. “Ondan önce yiyecek bir şeyler bulsak iyi olur.” Dedim.

Bir süre düşündü. “Haklısın, her an yağmur da yağabilir.” Gökyüzüne döndü. “Kalacak bir yer de bulmalıyız.”

Gözlerimi kapatıp homurdandım. “İyi de nasıl?” bir adım daha öne gidip ona yaklaştım. “Daha nerde olduğumuzu bile bilmiyoruz ki...”

“Haklısın” diye yanıtladı tekrardan. Eli dudaklarına gittiğinde yerdeki çimleri ve çiçekleri inceliyordu. “Hmmm,” homurdandı. Bir şeyler düşündüğü belliydi. Rahatsız etmemek için sustum.

“Buldum,” dedi heyecanla. “Bak!” kolumdan tutup yerdeki otları gösterdi. “Anlamadım?” dediğimde ayağıyla biraz yeri eşeledi. Çimenler ve çiçekleri ayağıyla ezdi ve toprağı kazdı. “Şimdi bak,” biraz eğildi ve omzuma dokunup benim de eğilmemi sağladı.

“Burda,” toprağı gösterdi. Elinin ucundaki çiçekler sağa yatmıştı. “Burdaki çiçekler güneşe dönmez, özellikle de bu aylarda çünkü soğuk bitkiler.” Çiçeklerden birini kopardı.

“Yani güneş diğer tarafta kalıyor bu da hâlâ kuzeyde olduğumuzu gösterir.” Çiçeği bana uzattı. “Hiçbir şey anlamadım yani?” dedim.

“Sen şu çiçeği al anlatacağım.” Burnuyla çiçeği gösterdi haylazca.

“Çok romantiksin,” dedim sıcak parmaklarından mavi yapraklı çiçeği alırken. “Katil olmasaydın etkilenebilirdim.” Bıyık altından gülümsediğinde birbirimize ne kadar muhtaç olduğumuzu fark edebiliyordum. Yanımda olmasaydı çoktan kafayı yerdim.

“Her neyse şimdi ne yapacağız?” Çiçeği parmaklarımın arasında döndürüyordum. Biraz utanmıştım. “dediğin gibi kuzeyde olabiliriz ama ya İtalya’dan çok uzaktaysak?”

“O kadar vakitleri yok,” yıkık duvardan yuvarlanmış taşların arkasına yaslandı. “Uyandığımda çenendeki kanlar hala ıslaktı.” Ben de yanına yaklaştım ve onun gibi yaslandım. Taşlar biraz soğuktu ama rahatsız etmiyordu.

“Olay geceye yakın oldu ama şu an aydınlık,” dedim merakla gözlerine bakarar. “Demek ki sadece tek gecede buraya geldik.” diye yanıtladı. “Şimdiyse ertesi günün sabahındayız.”

“Aynen öyle çiçekler de öyle söylüyor.” Elimdeki çiçeği havaya kaldırdım. “Beraberken biraz fazla zekiyiz.” Diye ekledim çiçeği hafifçe koklarken.

“Bence bu enerji senden geliyor.” Elini yeniden omzuma attı. “Bence çiçeklerden geliyor.” Hızla atıldım. Sırtımdaki eli beni kaskatı kesmişti.

“Aynı şey işte…” sırtımı sıvazlamaya başladığında tepki bile veremedim. “E-evet,” kekelemeye başlamıştım. “Ö-öyle sanırım.” Eliyle beni daha çok kendisine çekip gülümsedi. Boynundaki boşluğa sokulup kokusunu içime çektim. Gerçekten de bir katilin aksine çok tatlı konuşuyordu, çok güzel kokuyordu.

“Böyle bekleyebiliriz sonsuza kadar aslında,” biraz daha sıkı sarıldı. “Ama sen acıkmaya başlamadan harekete geçsek iyi olur.”

Elini yavaşça çektiğinde boynundan uzaklaştım. İstemeye istemeye. “Ben acıkırsam nolur ki?” Saçlarımı yeniden düzeltirken ona döndüm. “En son bir gemideydin hatırlatırım.” Dedi. Utanarak konuyu değiştirdim. “Ne yapacağız?”

Bir elini kaldırdı. “En önemli öncelik yemek ve barınak.” Saydığı parmaklarını bana gösterdi. “Bunun için otoyol, kasaba ya da bir yerleşim yeri bulmalıyız o zaman.” dedim.

“Aynen öyle.” Keyifle başımı okşadı. “Baya baya yürüyecek miyiz?” Elini çektiği anda sordum.

“Evet ama aşırı dikkatli olmalıyız,” Ellerini cebine atıp duvarın arkasına geçti. “Böyle uçsuz bucaksız bir yerde yer yön yetimizi kaybedip olduğumuz yerden zikzaklar çizmemiz an meselesi.”

“Çöldeki seraplar gibi mi yani?” ben de duvarı atladım. Beklediğimden daha yüksekti ama hallettim.

“Evet çok çabuk öğreniyorsun.” Onunla aynı hizaya geldiğimde kafasını çevirip gülümsedi.

“Bilmiyorum,” dedim başımı yeniden öne eğip. “Hafiften korkmaya başladım.”

“Ben burdayım,” dedi bana dönerek. “halledeceğiz.”

Adımlarımız hızlanmıştı. “Çok eminsin kendinden.”

“Çünkü seni kurtarmak için elimden ne geliyorsa yapmaya hazırım.”  Dedi, kalın ve tok sesiyle. Biraz daha yanına sokulup yürümeye devam ettik.

Kolum koluna değince hemen döndürüp elimi ceketinin cebine soktu. Ben kaskatı kesildiğimde “İstersen çekebilirsin elini,” dedi kendi elini de o cebe sokunca elimi sıktı ve ısıtmak için sürtünmeye başladı. Sıcak eli benim buz kesilmiş avcuma değdiği anda heyecandan bulutlara çıktım. “Yani bi katille bu kadar yakın olmak istemiyorsan.”

Cevap vermedim ama ben de yumru şeklindeki parmaklarımı açıp onun eliyle birleştirdim. Bana bakmadı ama yandan gülümsediğini fark etmiştim. İstemsizce ben de kendimi gülümserken yakalayınca çoktan kendimi kaptırdığımı fark ettim.

Arkama bakınca o duvarın artık küçücük bir çizgi kadar uzakta olduğunu anladım. Yeniden önüme döndüm. Başımı Danilo’nun koluma doladığı omzuna yasladım. Yine deniz tuzu ve odun kokuyordu.

Omzunu biraz sarstı ve adımları birden yavaşladı. “Hey baksana,” eliyle ileriyi gösterdi. Parmağının ucundaki noktaya bakınca ordaki bisikleti fark ettim. “Hadi canım!” Elimi cebinden çekip koşmaya başladım. O da kahkahalarla arkamdan koşuyordu.

Bisikletin yanına geldiğimde sevinçle boğuk bir çığlık döküldü dudaklarımdan. Gri bisiklet her şeyiyle ordaydı.

Danilo da arkamdan boynuma sarıldı. “Bununla hemen kaçabiliriz burdan,” Ellerimi birleştirip gökyüzüne döndüm. “Teşekkür ederim.”

“Tanrıya mı teşekkür ediyorsun.” Kafasını biraz çevirip gözlerime baktı. Dudaklarımızın arasındaki mesafe neredeyse sıfırlanmıştı.

“Her kim bu bisikleti buraya koyduysa ona,” dedim. Ilık nefesleri dudaklarıma çarparken.

Arkamdan çekilip bisikleti kaldırdı. Önüne eğilip tekerlerini sırayla  sıktı. “Önünün havası az ama idare eder.” Dedi. “Zinciri ve pedallarında da sıkıntı yok gibi.”

Üstüne binmeden elleriyle ittirirken pedalların döndüğünü gördüm. Gerçekten de kurtulabilirdik.

Nefes alışlarım göğsüme çarparken mutluluktan ağzım kulaklarımdaydı. Bunu fark etmiş olacak ki gülümseyerek bana döndü. “Bu kadar sevineceğini bilseydim kasabada da binerdik bisiklete,” dedi. Gülümsemesi küçücüktü ama istese içine tüm dünyayı içine sığdırabilirdim. Siktir, kendimi tamamen kaptırıyordum.

Gözleri hâlâ benim üstümdeyken bir cevap vermemi bekledi ama utanıp sustum. Bana bakmaya devam ediyordu. Dudağı hafiften kıvrıldı ve ceketinin kol düğmelerini yavaşça çıkardı. Ardından tek hamlede arkaya atıp ceketi koluna aldı. Bisikletin arkasındaki çıkıntıya sabitledi ve eliyle pat pat yaptı. “Böyle daha rahat edersin.”

Bisiklete bindi ve ben de arkasına -tam da dediği yere-oturdum. Kafasını biraz daha çevirip “Tutun bana da gidelim hadi” dedi.

Ellerim beyaz gömleğinin kenarlarından geçip karnının hizasında durdu. İkisini de ortada birleştirip yanağımı sırtına dayadım. “Hazır mısın?” diye sordu. Görecekmiş gibi kafamı salladım. “Hazırım,” dedim.

 

Yavaşça hareket etmeye başladığımızda yerdeki ayağımı tekerin yanındaki çıkıntıya sabitledim. Bisiklet gitgide hızlanıyordu. Otların arasından geçerken sarsılıyorduk ama inanın o an hiç umrumda değildi.

Arkamızda belirgin bir çizgi bırakan tekerler arada sıkıntılıymış gibi sesler çıkarıyordu. Rüzgarı saçlarımı uçuruyordu. Kahretsin çok eğleniyorum. Kahkahalarıma da engel olamıyordum. Ben güldükçe Danilo da gülüyordu.

Ellerimi iki yana açıp saçlarımın daha da savrulmasını sağladım. Sonra Danilo’ya yeniden tutundum.

Ellerimi ona biraz daha sardım. Gerçekten de o an sadece ikimiz vardık.

Maria yoktu, tehditler yoktu. Acılarımı zaten unutmuştum. Yanağımı biraz daha yasladım ona. O da katil değildi o anlığına sadece güvenli bir limandı. Biz iki hayal savaşçılarıydık.

Aşkın masum kalabalığı vardı üzerimizde

 

???

 

Devam edecek

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Alican Danilo Bl

Alican Danilo bl 2

Alican Danilo bl 5