Alican danilo bl 3

 

3. Bölüm

Av ve avcı

(Müzik , A burning Hill by Mitski)

Birinin sözlerine mi güvenirdiniz, gözlerine mi, hissettirdiklerine mi?


İnsanlar çoğunlukla önce kelimelere tutunur, çünkü sözler, bakışlardan ve duygulardan önce etkisini gösterir. “Seni asla bırakmayacağım” diyen birine inanmak, en saf duygularla gerçekleşir. Ya da “seni seviyorum” diyen birine… İnsan, henüz yalanı deneyimlemediğinde, çoğu zaman kelimelere kanmayı seçer; cümleler, kandırmanın en güçlü aracıdır.
İşte bu yüzden, sorulan herkesin dediği ortak şey, ilk hayal kırıklığının genellikle birinin sözlerine güvenmekten kaynaklandığıdır.

İkinci aşama, gözlere güvenmektir. Karşınızdaki kişi güçlü olduğunu söyler ama gözlerinde acı varsa, ona inanmazsınız. Ancak gözleri sizin gücünüzü yansıtıyorsa, bakışlarının dürüst olduğunu düşünürsünüz. İlk kez sözlere inanıp kırılan biri, sonraki güveni gözlerde arar.
Ama gün gelir ve o gözlerin de yalan söyleyebildiğini fark ederseniz, bu büyük bir sarsıntı yaratır. İlk başta inkâr edersiniz, ardından kendinizi inandırmaya çalışırsınız; en sonunda ise kabullenirsiniz. Çünkü insanlar bazen kendi duygularını gözlerinde bile saklayamazlar.

Üçüncü ve en zor aşama, hislere güvenmektir. Artık sadece sözler veya bakışlar değil; bir dokunuş, bir tebessüm, hatta bir alkış bile güveni tetikleyebilir. Bu artık tamamen sizinle ilgilidir; karşınızdaki değil, sizin içsel dünyanız da devreye girer.
Ve bir noktada “Yanılmadım, hislerim doğruydu” diyerek kendinize kızmaya başlarsınız. Bu, içten başlayıp yine içinizde sona eren bir yangın gibidir. Sorun artık dışarda değil, sizdedir. Ve en büyük yıkım da budur. Kimseye güvenmeyen, içine kapanık birine dönüşme riski.

‘’Şimdi bir karar ver?’’ Gözlerimi kapattım. Dünden beri hiçbir şey yememiştim. 6 kez kusmuştum. Ve hâlâ çişimi yapamıyordum. Benden bir karar bekliyordu. Sözlerine güvenmiyordum. Gözleri doğruları söylüyormuşçasına parlıyordu ama bira dükkanında da aynı havayı takınmıştı. Ellerimi saçlarıma geçirip gözlerimi açtım. Boş gözlerle ona bakarken onun lacivert hareleri dudaklarımdaydı.

12 saat önce (Sabah)

‘’Siktir’’ elimdeki kusmuk torbasına öğürürken nefesim kesilmişti. Belimi kavislendirip arkamdaki duvara yaslandım. Güneş yenice doğmuş gibiydi. Gece sürekli kusuyordum ama şu an sadece öğürüyordum. Ayağa kalkıp yüzümü yıkamaya çalıştım. Musluğu kapatınca havluyla gelişigüzel kurulandım. Sadece kabuslar gördüm tüm gece. Uyku da zehir oluyordu yavaştan.

Nasıl gelebildi peşimden, nasıl biliyordu pansiyonu, amcayı hatta beni. Peki ya o iki at hırsızı? Hâlâ bunları düşünüyordum. Korkuyordum. Kusuyordum. Yatağa kendimi bıraktığımda pencerenin buğulu olduğunu fark ettim. Hava tek bir gecede iyice soğumuştu. Birden her şeyin dün mahvolduğu gibi.  Kafamı çevirdiğimde yastığı daha fazla kendime çektim.

Umarsızca karşıya bakıyordum fakat o an bir şey fark ettim. Odaya ışığın gelmediği yerde. Danilo oradaydı. Koridorun ucunda, buğulu pencerenin ışığının çizdiği gölgelerle birlikte, elinde eski püskü bir tepsi tutuyordu. Karşıdaki sandalyeye oturmuş, öylece beni izliyordu. Gözlüğünün camları karanlıkta yüzeye vurdukça parıldıyor, siyah çerçevelerin her bir hareketi doğrudan yüzüme bakıyordu — soğuk, sabit ve ölçülü.

Kalbim göğsümde bir kuş gibi çırpınıyordu. Başka bir ses duymadım; sadece kendi nefesimi ve ayaklarımın titreyen zemine bıraktığı hafif vuruşu... Birdenbire tiz bir çığlık atıverdim; kelimelerden önce bir içgüdüydü bu, korkunun ilk sesi. Korkudan titremeye başladım; ellerim istemsizce göğsüme kapandı.

Danilo usulca yerinden doğruldu. Tepsiyi bıraktı. Bir tıkırtı, metalin kenarlarının birbirine değme sesi, sonra elinden gelenin en sert haliyle “Korkma. Hastaymışsın, Alejandro amca gönderd, biraz çorba” dedi. Sesi soğuk ama sakin; hiç şaşırmamışçasına, planlanmış bir yerlere yerleştirilmiş gibiydi. Buraya nasıl girebilirdi.

Sözleri bir tür ilacımsı etki yapmadı; bana yalnızca daha fazla dehşet verdi. “Seni öldürürüm!” diye bağırdım. Zaten ya ölürdüm ya da öldürürdüm. Bu kasabada yasalar geçmezdi. Bir başkanları bile yoktu. Kimse kimsenin umrunda değildi.

Sesim koridorun duvarlarına çarpıp geri döndü. “Amca! Amca!” diye ekledim, belki de bir umut, belki de yardım çağıran kırık bir refleks. Söylediğim kelimelerin etkisi anında oldu. Danilo aniden doğrulup bana bana doğru geldi. Bir anda yanımdaydı; hızlı, akışkan bir hareketle ağzımı kapattı. Parmağı sertçe dudaklarıma bastırıldı, nefesimin kesildiğini hissettim. Korku, öfke ve çaresizlik bir karışım olarak damarlarımda dolaştı.

Daha kötüsü oldu: beni duvara yasladı ve elleri boğazımı sıkmaya başladı. Parmaklarının soğukluğu ve kasılma hissi, dünyayı dumanlaşmış bir tül gibi kapladı. Nefes almaya çalışırken zihnim bulanıklaştı; gözlerimin kenarlarındaki kararmalar dans ediyordu. “Konuşursan ölürsün,” diye hırladı. Söylediği kelime, o ince dudakların arasından çıkarken bir ölüm vaadine benzedi. Soğuk, kesin, dönülmez.

O anda aklımdan geçenler birbiri ardına çarpıştı. Alejandro amca nerdeydi? Neden onu buraya göndermişti? Danilo’nun bu kadar soğukkanlı olması nasıl mümkün olabilirdi? Dünyamın kenarları sallanırken, küçük bir görüntü, belki kapıdan gelen bir ses, belki bir gülüş aradım ama hepsi beynimde takılı kaldı anlam bulmayı reddedercesine. Buraya nasıl sessizce girebilirdi?

Çabalamaya çalıştım; ellerimle Danilo’nun bileklerini ittim ama kasları çelik gibiydi. Boğazımda acı bir tıkanma, kulaklarımda uğultu. Direkt olarak bana bakıyordu. O korkunç siyah harelerinin altından. Dikkatli bakınca gözlerinin aslında lacivert olduğu gördüm. Çok koyu bir lacivertti. Gece gelgit vakti yüzülen deniz kadar karanlık.

 Verdiği sert nefesler yüzümü yalayıp aşağı iniyordu.  Bir an için sanki zaman durdu: tepsinin yere çarpma sesi, sandalyenin sürtünmesi, eski pencerenin titreyen ışığından düşen gölgeler, hepsi tek bir anın farklı yüzleri gibi üst üste binmişti. Gözlüğünün camında benim yüzümün küçük bir kırılması vardı; o dar açıdan baktığında yüzüm, tanıdık ama bi o kadar da yabancıydı. Tüm kaslarım gerilmiş mosmor olmuştum.

 

 

Bileklerini tırmalamaya başladım. Çok da uzun olmayan tırnaklarım derisine batıyordu. Kendimi son bir umut kasıp kurtarmaya çalıştım. Fakat nafile… Hareket bile etmiyordu. Ben burda boğularak ölüyordum.

Boğazımı daha da sıktığında gözlerimin yaşardığını hissettim. Ne yapacaktım. Burda öylece bitemezdi her şey. Aklıma filmlerde yaptıkları gibi apış arasına bir tane tekme atmak geçti. Bacağımı sıkıp öne doğru attım. İki bacağını da aynı anda kapatıp daha da üzerime çöktü. Hem boğazımı sıkıyordu hem de artık bacağım sıkışmıştı.

İtalyanca bir şeyler mırıldanıp yüzüme yaklaştığında artık alınlarımız birbirine değiyordu. Sert inlemeleri kulaklarımı doldururken neredeyse kusacaktım. Soluğu direkt olarak burnuma doluyordu. Ama nefes alamıyordum.

 Bilincim daha da bulanıklaşırken, istemsizce bir plan daha kuruldu kafamda. Nefesimi tutup, Danilo’nun benim bayıldığımı düşünmesini sağlayacaktım. Vücudumun her kası titrese de, zihnim bir yerlerde direniyordu. Parmağımın ucuyla, cebimde kalan tek şey olan minik bir tokayı hissettim,  belki bir anahtar, belki anlamsız bir metal parçası; ne olursa olsun, umudun küçük bir simgesiydi. Hatırlıyorum, geçmişte küçük şeyler her zaman büyük farklar yaratmıştı.

“Kıpırdama!” dedi Danilo tekrar, sesi daha yakın, nefesinin sıcaklığı değdiği yeri yakıyordu. Gözlerimi kapattım; karanlık bile içimde bir direnç başlattı. Derin bir nefes çekmeye çalıştım, azıcık hava, hayatta kalma içgüdüsü kadar kıymetli. Zihnim karışmış anılarda gezinirken, bir başka ses belirdi uzaklardan, ama tanıdı. Ayak sesleri mi, yoksa binanın başka bir yerinden gelen bir uğultu mu, ayırt edemiyordum. Ve kapalı gözlerimdeki  karanlık korkutuyordu.

Zorla, tüm güçümü toplayıp bir öksürük taklidi yaptım. Öksürük, Danilo’nun elinin gevşemesine neden oldu; insanlar genellikle açık bir rahatsızlık karşısında refleks gösterirler. O an yakaladığı boşluk küçüktü, ama benim için yeterince büyük duruyordu. Elleri aniden gevşediğinde, parmaklarım boğazımdan kaydı; hava akışı geri geldi ve akciğerlerim sancılı bir sevinçle doldu. ‘’Ah’’ istemsizce inliyordum. İstemsizce ve kolaylıkla nefes alabilmenin bile ne kadar kıymetli olduğunu o an fark ettim.

‘’Öldüreceksin zorla kendini salak!’’ O öksürüğüme güvenmeyi seçmişti. Güven de bir tercihti. Gevşeyen yarım saniyeyi kullanarak, elimdeki metal şeyi Danilo’nın bileğine sürttüm; metalin soğuk sesi, onun dikkatini dağıttı. Ve inleyerek geriye çekildi. Gözlerimiz karşılaştı; kısa bir şaşkınlık, sonra öfke. Bir fırsat daha vardı: dizlerimin üzerine çöktüm, dirseklerimi omuzlarına dayadım ve içimde kalan tüm gücü topladım. Bir itme, bir çarpma… Danilo dengesini kaybetti. Tepsinin kenarıyla bir kez daha çarpıştı; içerideki birkaç tabak kırıldı, çarpma sesi koridoru doldurdu.

Olayın bütün hızıyla geçtiği o an, koridorda başka bir hareket duyuldu. Arkamdaki kapı aralık kaldı ve gölgeler arasında yeni bir siluet belirdi. Kim olduğunu tam seçemedim; ayakları hızlı ama ölçülüydü. İnsan sesi yoktu, sadece koridorun soğuk havası içimize işliyordu.

O an fark ettim zaten kimsecikler yoktu. Sadece kapı açılmıştı.

Danilo, bir an için durdu, bana baktı, sonra yerinde bir karar verir gibi geri çekildi. “Alejandro amca bunu istemezdi,” dedi, sesinde ilk kez tereddüt belirmişti. Gözlüklerinin ardındaki gözleri bana son bir bakış attı; o bakışta bir şey kıvılcım gibi geçti. Belki suçluluk, belki korku. Sonra tepsiyi kapıp, adımlarının sürtünme sesi kaybolana kadar uzaklaştı. Sırtına çorba bulaşmıştı. Tepsinin üstüne düştüğü için.

Nefesim hâlâ düzensizdi; ellerim titriyordu ama ayaktaydım. Duvara yaslanmış, dizlerimin üzerine oturmuş, etrafı izliyordum. Kırık tabakların serbest bıraktığı beyaz seramik parçaları halı üzerinde çarpık desenler çizmişti. Koridor sessizliğe geri dönmüştü, ama bir şey değişmişti. Artık hiçbir şey eskisi gibi değildi.

Danilo ne kadar güçlü ve korkunç biri olduğunu yine göstermişti. Ben de ölmemeye direniyordum. Hem de ilk kez. İstanbul’dayken bıçaktan bile korkan ben... Alejandro amcanın adı aklımda yankılanırken, kapının aralığından sızan o siluet hâlâ ordaydı.

Danilo.

Koridoru geçip üzerime yürüdüğünde kendimi duvara yasladım. Aramızda neredeyse bir metre kadar vardı. “Seninle sadece konuşmak istemiştim. Kendine geldiğinde deniz fenerine çık. Konuşmamız lazım.” diye sıraladı, sesi sakin ama zorlayıcıydı; sanki konuşmanın içeriği konuşandan daha tehlikeliydi.

“NE?” diye bağırdım, boğazımdaki acı hâlâ tazeydi. Kelimelerim kısık, ama içinde öfke vardı.

“Anlaşma yapacağız.” Ses, koridorun duvarlarından yankılanırken mantıklı bir düzenin habercisiydi; hiç şaka yoktu.

“Ne için?” diye sordum; kendimi duvara daha da yaslamaya çalıştım, geri gidilecek bir yerler ararcasına. Gözlerim Danilo’nun yüzünde bir duygu aradı ama gölgeler hâlâ her şeyi saklıyordu.

“İkimizin de yaşaması için.” Cümlesi kısa, net, pazarlık yapılmaz bir teklif gibiydi. Gözlerim kısıldı; “ikimizin de” ifadesi tüylerimi diken diken etti. Kimdi bu “ikimiz”? Danilo  ve ben mi ? Kabul etmek istemiyordum.

“Nasıl yani, neler dönüyor burada? Söyle açık açık.. Ne işin var benimle?” diyen sesim geldiğince sertti ama dizlerim hâlâ titriyordu.

Silueti bir adım daha attı, ışığın kenarında belirsiz bir yüz belirdi sert çizgileri vardı; ama yüzün tam ortasında bir tanıdıklık duruyordu, bir şey beni yakından ilgilendiriyor gibi bakıyordu. “Kasabada birileri benim peşimde” dedi, kelimeleri dikkatle seçiyordu. “Ama onu tanımııyorum. Fakat evet, sen beni tanıyorsun. Yaşamın bu sebeple bana bağlı. Doğru sebeplerle.”

“Doğru sebepler mi? Sen delirdin mi?” Ellerim hâlâ istemsizce göğsüme gidiyordu, kalbim deli gibi atıyordu.

“Çünkü sen, bilmeden, bir şeyi biliyorsun. Ve o şey birilerini tehlikeye atabilir.” Danilo’nun sesi alttan geldi, suçlulukla karışık bir soğukkanlılık vardı. “Sana zarar gelmesini istemiyorum. Ayrıca kendimi de düşünmeliyim. Kimse bizi bir tehdide karşı yalnız bırakmaz.”

“Bizimle ne zorları var?” diyordum, öfkemin altında bir soru: kim bu ‘biz’?

“Çünkü seçimler var,” diye cevapladı. “Ve şu anda seçim yapma şansın var: ya deniz fenerine çıkıp konuşursun,’’ sesini alçaltarak devam etti ‘’Ya da burada kalıp cevapları hiçbir zaman bilemezsin.” Sesi değişti, hafifçe yumuşadı. “Bana inanmazsan ya da gelmezsen, başka yollar kullanmak zorunda kalırım. Ve senin için o yollar daha tehlikeli olur.”

“Kafamı mı yiyorsun? Gelmezsem peşimden gelir misin?” sesimi zorladım, kendi kendime inanmaya çalışır gibi. Fakat gelirdi, biliyordum.

Bir an durdu; koridorun soğuk havası konuşmayı kesip araya girmesin diye devam etti. “Peşinden gelirim,” dedi açıkça. “Ama hedefim seni öldürmek değil. Hedefim, bu işin sonuçlarını yönetmek. Ama senin bilgin olursa… işler değişir. Alejandro amca bunu bilmiyor.”

“Peki ya neden ben?” diye sordum. İçimdeki resim, Danilo’nun gözlerindeki o soğuk parıltıyla tekrar canlandı. “Her şey o gün seni silahlı görmem yüzünden mi?” Kafayı yemek üzereydim.

Danilo’nun yüzüne bir gölge düştü. “Evet,” dedi. “Kaba davranmamın bir nedeni vardı; seni susturmak gibi. O gün seni peşimdeki adamlardan biri sandım. Bugün de Alejandro amcayı çağıramazdın. Bizim de… kendi koruma yöntemlerimiz var.” Söylediği ‘biz’ kelimesi yine havada asılı kaldı. ‘’ ve asıl soruna gelecek olursak. Otuzbircileri tanımıyordum. Öylesine hırsızlardır muhtemelen. Ama evet sen içeri girdiğinde beni silahlı gördüğün niçin seni de dahil ediyorum’’

“Bana bir garanti ver.” Kelimelerimi dikkatle seçtim; yaşamla ölüm arasındaki bir pazarlıktı bu artık. “Eğer deniz fenerine gidersem, kimse bana dokunmayacak. Alejandro amcayla nerden tanışıyorsunuz ayrıca, söyle.”

Hafifçe gülümsedi; o gülüş tehdit ve vaat arası ince bir çizgiydi. Ama mutluluktan gelmediği açıktı.  “Garantiler yok, yalnızca şartlar. Onları da deniz fenerinde konuşacağız. Orada güvenlik sağlarım; senin için saf bir koruma, ama karşılığında senden benimle çalışmanı isteyeceğim. Bu, senin hayatını kurtarabilir. Anlaşma bu.”

“Yani ben, seni kurtaracağım da…” Şaşkınlık ve acıyla karışık bir gülümseme belirdi yüzümde. “Ya senin uğrunda ölürsem, öylesine?”

“Belki,” dedi tek nefeste. “Ya da biraz daha çok çabalayıp yaşamını garantiye alırsın. Bu işleri tersine çevirebilir. Deniz fenerinde anlarsın.”

İçimdeki kuşku, öfke ve bir parça merak bir araya gelip kıvılcım çıkardı. “Neden ben? Ben ne biliyorum ki?” diye sordum, ama kendi zihnimde depremler oluyordu. ‘’Silah bile kullanmadım hiç?’’

Koridorun ucunda, uzak bir yerde, bir kapısı kapanma sesi duyuldu; tık. ‘’Alican, iyi misin evlat?’’

Alejandro amcanın sesi uzaktan geliyordu. Zaman rapor veriyordu: karar vermeliydim.

“Bir şartım var,” dedim son olarak, sesim titrek ama kararlı. “Eğer gidersem ve orada işler tersine giderse ölmemem için çabalayacksın.”

Danilo gözlerini daralttı; yüzünde bir kararlılık çizgisi oluştu. “Söz veriyorum,” dedi. “Güvenlik sağlayacağım. Gelirsen konuşuruz; gelmezsen, bunu başka yollarla çözmek zorunda kalacağız. Seçim sende.” Aynı şeyleri tekrar ediyordu beni delirtmek istercesine.

Bir an sessizlik çöktü; ikimiz de nefesimizin hızını saydık. Sonra o geri adım attı, kapı aralığından bir kağıt parçası attı bana; üç kelime, bir adres ve bir saat yazılıydı: “Deniz Feneri Gece yarısı”

“Gece yarısı,” dedi, sesini alçaltarak. ‘’Gelirsin, konuşuruz. Gelmezsen… ” bir şey söyleyecek gibi oldu ama sonra vazgeçti. Arkasını döndüğünde uzaktan da olsa sırtındaki turuncu çorba lekelerini görebiliyordum.

Ayak sesleri uzaklaşırken, koridor yine kendi seslerine geri döndü: çatırtı, pencereden sızan rüzgarın titreyişi, kırık tabakların soğuk sessizliği. Kağıt parçası elimde titriyordu; bir kararın eşiğindeydim. Denize bakıp, fenerin uzağında sanki bekleyen bir ışık gördüm. Bir söz, bir tehdit, bir umut.

Cevaplar belki fenerin ardında, belki bende saklıydı. Ama şu açıktı ki artık tehlike sadece fiziksel bir boğuşma değildi; bir ağın içinde, iplikleri görünmez bir el tarafından çekilen bir kuklaydım. Ve iplerin ucunda kim vardı, bunu öğrenmeden rahat edemezdim.

Elime baktığımda cebimden çıkan o metal şeyin Marina’nın verdiği paraları tutan toka olduğunu anladım. Hayatımı kurtardığı için ona teşekkür etmeliydim.

Camı kırık kol saatim gece yarısını gösterdiğinde orda bekliyordum. Fenerin içindeki delik kapıda. Delik sadece denizi gösteriyordu. Danilo orda mıydı bilemiyordum. Sabah o gittikten sonra uzun uzun konuştuk Alejandro amcayla. İyi oluğumu ve bir daha kaybolmayacağımı söyledim. Danilo zaten dökülen çorba için bir yalan uydurmuş. Maria da iyiydi. On teşekkür ettim ama anlamadı.

 

Tekrardan delikten baktığımda dalgalanan denizden başka hiçbir şey göremiyordum. Etraf biraz daha tuz ve deniz kokmaya başladığında ‘’Hey!’’ diye bir ses duydum.

Arkamı döndüğümde yukarıda Danilo’yu gördüm. Merdivenin sonu burası sanarken o Bir kat yukarıdaydı. O ara duvara dayalı demir merdiveni fark ettim. ‘’Gel yukarıya,’’ dedi. Sesi hem yumuşak hem de nazikti. Sanki sabahına beni tehdit edip boğmamış gibi.

Devam edecek

ps, bolum normalde iki katı daha uzundu (sondaki fener sahnesinin devamı vardı) ama yazarken koca bir anlam kayması yaratıp mahvettığımı sonradan fark ettim cok cok ozur dılerım. Dıger bolumu daha uzun tutmaya calısıcam love you xxx

 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Alican Danilo Bl

Alican Danilo bl 2

Alican Danilo bl 5