alican danilo 4 bl au
4. bölüm
Davet; Fenerin Altındaki Yemin
Lana del rey- 1949
Yağmur, fenerin taş duvarlarına öylesine sert çarpıyordu ki,
her damla sanki doğrudan içime işliyordu. Sanki gökyüzü, deniz ve taşlar
birleşip bir mesaj yolluyor, beni bu geceye hazırlıyordu. Rüzgârın hırıltısı
kulaklarımı dolduruyor, saçlarımı ve Alejandro amcanın verdiği montu savuruyor,
beni taş duvarlara çarpacakmış gibi sarsıyordu. Dışarıdaki karanlık, denizle
gökyüzünün sınırlarını silmişti; dalgalar öylesine coşkuluydu ki, taş duvarlara
çarpan her su damlası bir uğultu, bir fısıltı gibi kulağıma geliyordu.
Merdivenlerden çıkarken taşların soğukluğu ve nemi
ayaklarımı üşütüyor, her adımda ayağım kayacakmış gibi bir his yaratıyordu.
Ellerimi taş duvarlara yaslayarak ilerlemeye çalıştım, ama içimdeki titreme
sadece fiziksellikten değil, korkudan ve beklentiden kaynaklanıyordu. Her basamak,
fırtınanın sesiyle birleşerek kalbimde bir davul gibi çarpıyordu. Kendi
nefesimin sesi, rüzgarın uğultusunun arasında neredeyse kayboluyordu; ama yine
de farkındaydım, içimdeki adrenalin damarlarımı yakıyordu.
Geri dönmeyi düşündüm, bir an için yine tereddüt ettim. “Ya
bu yanlış bir çağrıysa?” diye geçirdim aklımdan. Ama Danilo’nun adı, zihnimde
bir yankı gibi çınladı; sessiz ama öylesine güçlü bir yankı ki, fırtınanın
bütün uğultusunu bastırıyordu. Bu çağrı, kaçmam için bir seçenek bırakmıyordu.
Adımlarımı yavaşlatmak istedim ama ayaklarım sanki taşlara mıhlanmış gibi
hareket etmiyordu. Her adım hem bir meydan okuma hem de bir teslimiyet gibiydi.
Danilo’ysa teslimiyetinizi hissettiremezseniz sizi ölmekten beter ederdi.
Fenerin içindeki kapıya yaklaştığımda, yağmur damlalarının
taş duvarlardan süzülüşünü daha yakından gördüm. Sanki taşlar, geçmişten gelen
sırlarla doluymuş gibi, bana bakıyor, her damla bir uyarı, bir işaret
veriyordu. İçimde hem korku hem merak vardı. Danilo’nun çağrısı, sadece bir
davet değil, bir test, bir sınav gibi geliyordu. Zaten o psikopat heriften her
şeyi beklemeliydim. “Bu gece neyle karşılaşacağımı bilmiyorum,” dedim kendi
kendime, ama geri dönmek artık mümkün değildi.
Asıl fırtına dışarıda
değil, resmen içimde kopuyordu. Kalbim, rüzgârın ve yağmurun ritmiyle birlikte
çarpıyor, adımlarımı hem hızlandırıyor hem de durduruyordu. Her damla, her
rüzgar patlaması bana cesareti. hatırlatıyordu karanlıkta bir adım atmak cesaretini.
Delikli kapının önünde durduğumda delikten içeri baktım.
Sadece arada dalgalı deniz görünüyordu. Her şey zaten çok karanlıktı.
Arkamdan ‘hey’ sesini duyunca irkildim. Hey’i bile İtalyan aksanıydı.
Konuşması kişiliğinden çok farklıydı. Arkamı döndüğümde tavan sandığım boşluğun
gizli bir kat olduğunu fark ettim. Ağzım ‘o’ şeklinde açık kaldığında gülmeye
başladı. ‘’Orda dikilmeyi bırak da tırman!’’
Kenardaki duvarın üstüne çakılmış merdiven basamaklarını
görünce ağzımdan Türkçe bir küfür yuvarladım. ‘’Ne?’’ dedi birden anlamadığı için.
‘’Babanı sikeyim’’ dedim tek nefeste. ‘’Babana küfür ettim.
Daha önceden bu gizli merdiveni söylemediğin için.’’ Kahkahası giderek daha da
artarken ‘’Güvenliği sağlayacağımı söylemiştim.’’ Dedi. ‘’Anlamış olman
gerekirdi.’’
Herhangi bir cevap vermeden basamakları çıkmaya başladım. 9.
Basamaktan sonrası düzlemdi. ‘’Gülmeyi bırak da elini uzat psikopat herif!’’ elimi
uzatıp tutmasını bekledim.
‘’Psikopat mı?’’ dedi elini çenesindeki sakallara
geçirirken.’’ Yakıştı gibi ha,’’ düşünür gibi yapmayı bırakıp elimi tuttu. Elleri
benimkilerin aksine çok sıcaktı. Tek hamleyle kendimi kurtarınca elimi aniden
ellerinden ayırdım ve pantolonuma sürdüm.
Bunu farkedince gülümsememek için dudaklarını birbirine
bastırmaya başladı.
‘’Ben kapıyı açayım sen de babama küfürlerine devam et.’’ dedi.
Ellerimi saçlarımdan geçirirken saate baktım. Tam da gece yarısıydı. Saati
cebime atıp öne atıldım.
Neden böyle kibar ve alaycı davranıyordu bilemiyordum. Kilidi
döndürüp kapıyı açtığında kapı ağır ağır aralanmaya başladı. Gözlerime
inanamadım. Masanın üzerinde özenle hazırlanmış bir ziyafet vardı. Taze
fesleğen yaprakları, zeytinyağının parıltısı, kırmızı domateslerin canlılığı…
Her tabak ayrı bir sanat eseriydi ve masanın önünde Danilo, her zamanki tiksinç sakinliğiyle bana bakıyordu. Gözlerindeki o gizemli, hafif alaycı gülümseme,
tüm korkularımı bir anda daha da yoğunlaştırdı.
“Hoş geldin, Alican. Bugün nasılsın? Daha iyisin değil mi?”
dedi. Sesi sıcak ama keskin, bir yandan rahatlatıcı bir arkadaş sesiyken, bir
yandan ise tehditkâr bir komutanın sesi gibiydi.
Kelimeler boğazımda düğümlendi. Savaş, fırtına, korku… Hepsi
aynı anda çarpıyordu kafamda. ‘’Bana adımla seslenme bir daha.’’ dedim sertçe. Kendisinin
çektiği değil de yanındaki sandalyeye uzanarak masaya oturdum, gözlerim hâlâ
Danilo’nun gözlerinde, sanki orada sakladığı sırları çözmeye çalışıyordu. ‘’Nasıl
emrederseniz komutanım!’’ dedi bu sefer de. ‘’Neden birden şakacı oldun sen?’’ sinirle
karışık sorduğum bu soru bile onu rahatsız etmemişti. Ya da takındığı rolü iyi
oynuyordu.
Önüme bir tabak lazanya koydu. Koku öylesine davetkar ve
sakinleştiriciydi ki, bir anlığına savaşın ve korkunun hepsini unutmuş gibi
oldum. Arkamı dönüp montumu sandalyeye astım. Ama zihnim durmuyordu.
“Sen… her şeyi kendin mi hazırladın?” diye sordum, sesim titriyordu.
“Kimseye güvenmem, Alican. Mutfağa bile,” dedi Danilo, hafif
bir gülümsemeyle. “Şaka bir yana her şeyi ben hazırladım. Evet çünkü 9 yıl bir cruise
gemisinin ana mutfak şefliğini yaptım.” Gözlerimi devirdiğimde aynısını yapmaya
çalıştı ama başaramadı. ‘’Mutfakla aram iyidir yani,’’ dedi.
Bir lokma aldım. Peynirin ağızda erimesi, sosun yoğunluğu… O
an her şey bir anlığına sıradan gelmişti. Ama zihnim hâlâ kaotik bir fırtınanın
içindeydi. ‘’Neden ordan ayrıldın peki?’’ dedim ağzımdaki lokmayı yutmayı bile
bekleyemeden. ‘’Silahlar, adam kaçırma, tehdit, şantaj falan daha mı cazip
geldi?’’
“Savaşmak istemiyordum,” dedi, “Ama beni buna zorladılar.’’
O da lazanyadan bir lokma aldı.
İçimden bir ses asıl düşmanının kim olduğunu kendinin de
bilmediğini söylüyordu. Danilo bunu fark etmiş olmalıydı, çünkü bana baktığında
gözlerinde hafif bir onay vardı. “Korkmak, Alican, en güçlü silahındır. Onu
kılıç gibi kullan,” dedi.
Bir an sustum. Korkum… aslında bir yük değil, bana yol
gösterecek bir işaretti. Cesaret, korkusuzluk değil, korkuyu anlamak ve onunla
yürümekti. Ama içimdeki korku hâlâ beni sarsıyordu. “Ya başaramazsam?” diye
fısıldadım kendi kendime.
Danilo masadan bir şişe şarap alıp kadehime doldurdu. “O
zaman birlikte düşeriz,” dedi beni duyduğunu belli ederek. “Ama yalnız düşmektense, birlikte ayağa kalkmayı
deneyelim.”
Bir anda dudaklarına kaydı bakışlarım. ‘’İçimden bir ses,’’
dedim öne eğilerek. ‘’Benim düşüşüm gram sikinde olmaz, diyor’’ bir elimle
bacağımı sıkarken diğerini çeneme dayadım.
‘’Nasıl düşünmek istersen öyle düşün,’’ sesi boğuk
geliyordu. ‘’Günün sonunda ne olacağını kendi gözlerinle göreceksin.’’
‘’Ne yaparsın?’’ dedim yine ağzımı tutamayarak. ‘’Yine öldürmekle
tehdit mi edersin?’’Biraz gülümseyip tabağına döndü.
Yemek boyunca konuşmalarımız yavaş yavaş derinleşti. Danilo, tabaklardan birini
hafifçe iterek elimi işaret etti ve gülümsedi
“Bunu tatmadan karar verme. Alican. Alejandro amcanın turşularından da var
içinde.” Yine adımı söylemişti. Bu sefer azarlamak yerine umursamamayı seçtim.
Belki susarsam kullanmaz diye düşündüm.
“Onu nasıl kandırıyorsun sahi?” diye sordum, çatalımı masanın kenarına koyarak. ‘’Psikopat herif demek az bile sana’’ Danilo, bir an durdu, sonra omuz silkti. “Hayatta her şey bir strateji değil belki, ama çoğu zaman bir kararın sonucu, hayatının şekillenmesine sebep olur. Benim savaşlarım da, masalarım da bundan ibaret. Hazırlık ve farkındalık.”
‘’Sikerim farkındalığı da hazırlığı da!’’ iki elimi de
masaya sertçe koyduğumda bu sözlerimden çoktan pişman olmuştum. ‘’Şiir gibi
konuşma. Adam gibi konuş!’’
Yine cevap vermeyip lazanyasına döndü. Ben, gözlerimi
masadaki lazanyadan ayırıp ona baktım bana bakmasını bekleyerek. “Peki beni
neden buraya çağırdın? Neyi denemek istiyorsun? Cesaretimi mi yoksa korkumu
mu?”
“Her ikisini de,” dedi Danilo, gözlerindeki ışık hafifçe
değişti. “Savaşmak isteyen cesur birini mi, yoksa kendi korkularıyla baş
edemeyen birini mi yanımda görmek istiyorum… Farkı bilmek zorundayım. Bazen
sınırlarını görmek için kendini zorlamalısın.”
“Ya başaramazsam?” diye sordum. Sesim titriyordu, ama merak ve korku arasında bir denge kurmaya çalışıyordum. Hafifçe eğildi, bana bakarken gözlerindeki ciddiyet daha da arttı “Başaramamak, pes etmek anlamına gelmez. Bazen en büyük zafer, yalnızca savaşın içinde durabilmektir. Korkunu kabul edebildiğinde, o korku seni yok etmez; seni güçlendirir.” Sürekli kitabın ortasından konuşuyordu. Aşırı tuhaf geliyordu kulağa.
Bir an sessiz kaldık. Yağmurun uğultusu fenerin taş
duvarlarından yankılanıyor, dalgaların sesi arada bir masanın üzerinde titreşim
yaratıyordu. Kafamın içi düşüncelerle doluydu. Bu adam yalnız savaşmıyor;
kendine güvenemeyen birini yanına almanın önemini biliyor. Ama aynı zamanda
bana güvenmeyi öğretiyordu.
“Bana hep doğru yolu mu gösteriyorsun yoksa bana kendi
yolumu mu bulmamı mı bekliyorsun?” diye sordum bu sefer de.
Danilo hafifçe gülümsedi, tabağından bir lokma ravioli aldı
ve çatalı masaya bıraktı. “Sadece hayatta kalmana bak, diyorum.” dedi.
Bir süre daha yedik ve konu savaşın ötesine geçti; geçmişten
gelen anılar, kayıplar ve yaşanan ihanetler üzerine konuştu. Anlattıkça ses
tonu yumuşuyor, gözlerinde geçmişin gölgeleri beliriyordu. Ben ise sessizce
dinliyordum, bazen sorular soruyor, bazen sadece gözlemliyordum. Her cümlesinde
bir şey daha öğreniyordum. Kendisi ailemi çok merak etmiyordu.
“Peki,” dedim sonunda, gözlerim ona kenetli, “bütün bunların
sonunda ben ne oluyorum? Yanında savaşacak bir müttefik mi, yoksa sadece öylesine
biri mi?”
Danilo bana uzun uzun baktı, sonra gülümseyerek kadehini
kaldırdı. “Bu bana kalmalı bence,” dedi.
Neden, diye sorduğumda duymamış gibi yapıp şarap şişesini
kafasına dikti. ‘’Bu aromayı seviyordum’’ dedi bıyık altından gülümseyerek.
Bir süre daha sessiz kaldık. Dışarıdaki yağmur ve dalgaların
sesi, fenerin taş duvarlarından yankılanıyordu. İçimde hafif de olsa bir
dinginlik ve huzur belirdi.
‘’Ailen nerde peki?’’ diye sordum biraz daha özelleri merak
ederek. ‘’Annem ben üniversiteye giderken kansere yakalandı. Şuan bir dağ
evinde yalnız yaşıyor.’’ Sesi düzdü. Herhangi bir üzüntü kırıntısı aradım ama yoktu.
‘’Peki baban?’’ diye atladım. ‘’Kardeşin falan yokmu?’’
Elindeki çatalla
oynarken bana döndü. ‘’Babam annemin bana hamile olduğu dönem ölmüş.’’ Sesi kulaklarımda
yankılanırken babasına küfrettiğim aklıma geldi. ‘’Onu hiç görmedim ve kardeşim
de olmadı o yüzden.’’
‘’Ben,’’ dedim ellerimi nereye koyacağımı şaşırıp kucağıma atarak.
’Çok özür dilerim başın sağ olsun ve-‘’ hemen araya girerek kelimeleri boğazıma
dizdi. ‘’Sorun değil’’ Ellerini iki yana açtı. ‘’Ben alıştım yani…’’ doğru
kelimeleri bulmaya çalışıyordu ama yapamayıp pes etti. Bardağına biraz daha
şarap doldurdu. ‘’İster misin?’’
Şişeyi havaya kaldırdığında tikinir gibi yaptım. ‘’Onu
kafana diktin olmaz.’’
Gülerek şişenin ağız kısmını gömleğine sildi. ‘’Şimdi oldu
mu?’’ Dudağı hafif kıvrılmıştı. Sabah beni boğan adamdan eser yoktu. Elim istemsizce boğazıma gittiğinde sıktığı yerlerin acıdığını hissettim. Muhtemelen morarmıştı da. Aynaya bakmaya yüzüm olmadığı için görememiştim sabah.
Şişeyi bana gösterip cevabımı beklediğinde, başımı salladım. “Kusucam galiba,” dedim masa örtüsüyle oynarken.Yeniden kahkahayı bastı, tabağından bir lokma daha ravyoli alıp çatalına taktı. “Bak, bu şarap öyle bir şey ki, bazılarını cesaretlendirir, bazılarını… işte böyle tepki vermeye zorlar.” Lokmayı ağzına götürürken bile gülüyordu.
Ben kıkırdadım ama gözlerim hâlâ ona odaklıydı. “Yani senin
dediğine göre, ben korkak mıyım?” İki işaret parmağımla da kendimi
gösteriyordum.
“Hiç de değil,” dedi, kaşlarını kaldırarak. “Sadece… biraz
heyecanlısın. Heyecan ve korku birbirine karışınca, güzel bir şey ortaya çıkar.
Adrenalin, işte o kadar.”
Ben çatala bakıp, yemeğe daldım. “Hmm, yani senin mantığına
göre bu yemeği yerken korkmam normal.” kafamı biraz sola yatırıp tam da gözlerinin içine bakıyodum.
“Adenalin,” dedi Danilo, gözlerini kısıp gülerek. “Adrenalin
dedim ters yerlere çekme.” Elerini masaya gerip arakaya biraz daha yaslandı.
Ben başımı salladım. O ara hafif sarsılmıştım. Sandalyeye
bakmak için eğildiğimde Danilo’nun elini gördüm. Sandalyemin bacağını
sıkıyordu.
Bir süre sessiz kaldık. Yağmurun sesi ve masanın üzerindeki
mum ışığı arasında, fenerin karanlığı bir tılsım gibi etrafımızı sardı. Biraz çekinip konuşmaya çalıştım.
‘’Elin,’’ kekeleyerek konuşmaya başlamıştım bile. ‘’Ne olmuş
elime?’’ diye sordu ince bir tınıyla. Direkt olarak dudaklarıma bakıyordu.
‘’Y-yani,’’ ben tam konuşmaya başlarken işaret parmağını dudaklarıma
sürterek sus işareti yaptı. Ellerimi suratımdaki ellerinin üzerine koydum.
Fenerin sarı ışığı parmaklarımızın arasından geçerken bir
anlığına yine her şey sustu. Kalbimin atışını kendi nefesimde hissedebiliyordum.
“Böyle bakma bana,” dedi neredeyse fısıldar gibi. Ama bakışlarını kaçırmıyordu,
sadece biraz eğiliyor gibiydi, ama bir adım geri.
“Bakmıyorum,” diyip yutkundum. Boğazım yutkunurken bile acıyordu. Ama sesi titriyordu, kelimelerim gibi. İçimde sadece
saf bir korku vardı.
Masanın kenarına dokunurken parmak uçlarımız neredeyse
değdi, ama çarpışmadan hemen önce geri çekildi. İçimde garip bir kıvılcım
yayıldı. Konuşamıyorduk. Belki de konuşmaya gerek yoktu; sessizlik bile dolup
taşan bir gerginlik yaratıyordu.
Derken birden elini yeniden indirip sandalyemi çekti. Tek koluyla sandalyem onunkinin dibine gelmişti.Diğer eliyle saçlarımda gezinirken gözlerimiz birbirine çok yaklaşmaya başladı. Arkadaki montum gözümün önünde yere yapışmıştı.
İstemsiz bir gülümseme
dudaklarımı buldu. “Bu… garip,” diye fısıldadım.
“Ne?” haylazca soruyordu. Amacı neydi bilmiyordum ama şeytanla dans etmek gibi
bir şeydi.
“Hiçbir şey…” Ama gözlerim hala onun gözlerindeydi ve ikimiz de bunu
biliyorduk.
Fenerin ışığı ile gölgemiz duvarda dans ediyordu. Her gölge,
her titrek alev birer adım gibi, birbirimize yaklaşmamıza izin vermeyen
görünmez bir sınır çiziyordu. “Susmak bazen konuşmaktan daha fazla şey
anlatır,” dedi yavaşça. Nefesi bana dokundu, ama elleri hâlâ uzak bir mesafede
kaldı.
Saatler geçiyormuş gibi geldi ama sadece birkaç dakika
geçmişti. Her kelime, her bakış, her duraksama; hepsi bir oyun, ama kurallarını
ikimiz de bilmiyorduk. İçimde hem merak hem korku hem de garip bir huzur vardı.
Kalbim onun varlığını her hissettiğimde hızlanıyor, ama bir yandan da o yavaş
ritmiyle beni esir alıyordu. Bir bacağımı diğerinin üzerine attım yavaşça. Gözleri tam olarak ordaydı. Duygusuzca bakıyordu biraz da ihtiyaçla. Ya da ben tamamen salaklaşmıştım.
‘’Sonunda…’’ masanın kenarına hafifçe yaslandım. O da bana
doğru hafifçe eğildi. Nefesimiz birbirine karışmadan, sınırlarımızı zorlamadan
sadece durduk. Sanki bu sessizlik, bir çağrıydı; bir sonraki adımı atmadan önce
ikimizden biri kıracak bu gerilimi.
Ve ben biliyordum, bir adım atmadan hiçbir şey değişmeyecek. Ama o adımı atmamak da artık neredeyse imkânsızdı. Masanın üzerindeki mum, eriyen balmumu damlalarıyla sessiz bir ritim tutturuyordu. Ben nefesimi tutarken o, bir adım daha yaklaştı. Gözlerimiz birbirine kilitlenmişti; kelimeler gerçekten de gereksizdi, çünkü her bakış, her duraksama kendi hikayesini anlatıyordu.
Parmak uçları masanın kenarına dokunmuştu ama hafifçe
titriyordu. Benim elim istemsizce onun elinin yanına kaydı; temas etmeden
sadece çok yaklaştı. Hatta farkında bile olmadan biraz geri çekildi, ama bu
geri çekilme daha da fazla çekim yaratmıştı.
“Burası… biraz dar değil mi?” diye fısıldadım, sesi kendi
kulağıma bile tuhaf geliyordu. Bacaklarımı yeniden düzeltip eski haline getirdim.
“Belki… bence böyle daha iyi” dedi, sesi yavaş ve dikkatlice. Gözlerini benden
ayırmadan hafifçe başını eğdi.
Bir anlık cesaretle ellerimiz masanın üzerinden neredeyse
çarpıştı. İkimiz de küçük bir irkilmeyle geri çekildik, ama gülümsemelerimiz
aynı anda belirdi. Bu gülümseme, sessiz bir anlaşmaydı; aramızdaki gerilimi
kabul eden ama sınırları zorlamayan bir anlaşma. Dudaklarını ıslatıp bana döndüğünde heycandan neredeyse kusacaktım.
Yağmurun sesi, camda ritmik bir melodi çalarken, ben fark
ettim ki kalbim sadece onun nefesini dinlerken bile hızlanıyordu. Sessizlik,
kelimelerden daha fazla konuşuyor gibiydi. Onun nefesinin hafif titremesi,
benim içimde bir fırtına yaratıyordu. İçimdeki şeyin de sadece korku olmadığını
yavaş yavaş anlayabiliyordum. Bana normal davrandığında nasıl da rayından çıkıyordu her şey...
Fenerin ışığıyla dans eden gölgeler, sanki bizim
adımlarımızı, küçük hareketlerimizi izliyordu. Her an, bir dokunuş, bir kelime
veya sadece bir bakışla sınırlarımızı test ediyorduk. Ama kimse, hiçbirimiz bu
sınırı aşmak istemiyordu… Henüz.
Bir süre daha sessizce durduk. Zamanın daha da yavaşladığını
hissettim. Ve o anda anladım: bu sessizlik, bu gerilim, belki de bir ömür boyu
sürecek bir hikayenin ilk cümlesiydi.
‘’Şimdi bir karar ver?’’ Gözlerimi kapattım. Dünden beri
hiçbir şey yememiştim. Heyecanla ve biraz da yeni yediğim için toklukla mideme kramp girdi. ‘’Benimle beraber savaşacak mısın?’’
Benden bir karar bekliyordu. Sözlerine güvenmiyordum.
Gözleri doğruları söylüyormuşçasına parlıyordu ama bira dükkanında da aynı
havayı takınmıştı. Ellerimi saçlarıma geçirip gözlerimi açtım. Boş gözlerle ona
bakarken onun lacivert hareleri dudaklarımdaydı. Elini sırtıma attığında
gözlüğü olmasa alınlarımız birbirine değecekti. sırtımdaki tüm kaslar kasıldığında nefesim komple kesilmişti. Eli yavaşça aşağı iniyordu.
Bacağımın içini sıkmaya başladığımda daha da kasıldım. ‘’Olur’’
dediğimde gözleri hâlâ dudaklarımdaydı. Sırtımdaki eli aniden durdu.
Fenerin altında söz veriyordum sabahına beni boğan adama. Fenerin kenarlarında mumlar da vardı.‘’Çişim geldi.’’ Dediğimde çoktan ayağa kalkmıştım. Ya da kalkamamıştım... Çünkü ayağım monta takılıp beni yere düşürmüştü.
İkimiz de kahkaha atmaya başladığımızda ölüm fermanımı imzalamışım gibi hissettim.
…
Devam edecek
Yorumlar
Yorum Gönder
lütfen kibar olun
reklam ve spam yasaktır
tüm haklarımız saklıdır