alican danilo 4 bl au

 

4. bölüm

Davet; Fenerin Altındaki Yemin

Lana del rey- 1949

Yağmur, fenerin taş duvarlarına öylesine sert çarpıyordu ki, her damla sanki doğrudan içime işliyordu. Sanki gökyüzü, deniz ve taşlar birleşip bir mesaj yolluyor, beni bu geceye hazırlıyordu. Rüzgârın hırıltısı kulaklarımı dolduruyor, saçlarımı ve Alejandro amcanın verdiği montu savuruyor, beni taş duvarlara çarpacakmış gibi sarsıyordu. Dışarıdaki karanlık, denizle gökyüzünün sınırlarını silmişti; dalgalar öylesine coşkuluydu ki, taş duvarlara çarpan her su damlası bir uğultu, bir fısıltı gibi kulağıma geliyordu.

Merdivenlerden çıkarken taşların soğukluğu ve nemi ayaklarımı üşütüyor, her adımda ayağım kayacakmış gibi bir his yaratıyordu. Ellerimi taş duvarlara yaslayarak ilerlemeye çalıştım, ama içimdeki titreme sadece fiziksellikten değil, korkudan ve beklentiden kaynaklanıyordu. Her basamak, fırtınanın sesiyle birleşerek kalbimde bir davul gibi çarpıyordu. Kendi nefesimin sesi, rüzgarın uğultusunun arasında neredeyse kayboluyordu; ama yine de farkındaydım, içimdeki adrenalin damarlarımı yakıyordu.

Geri dönmeyi düşündüm, bir an için yine tereddüt ettim. “Ya bu yanlış bir çağrıysa?” diye geçirdim aklımdan. Ama Danilo’nun adı, zihnimde bir yankı gibi çınladı; sessiz ama öylesine güçlü bir yankı ki, fırtınanın bütün uğultusunu bastırıyordu. Bu çağrı, kaçmam için bir seçenek bırakmıyordu. Adımlarımı yavaşlatmak istedim ama ayaklarım sanki taşlara mıhlanmış gibi hareket etmiyordu. Her adım hem bir meydan okuma hem de bir teslimiyet gibiydi. Danilo’ysa teslimiyetinizi hissettiremezseniz sizi ölmekten beter ederdi.

Fenerin içindeki kapıya yaklaştığımda, yağmur damlalarının taş duvarlardan süzülüşünü daha yakından gördüm. Sanki taşlar, geçmişten gelen sırlarla doluymuş gibi, bana bakıyor, her damla bir uyarı, bir işaret veriyordu. İçimde hem korku hem merak vardı. Danilo’nun çağrısı, sadece bir davet değil, bir test, bir sınav gibi geliyordu. Zaten o psikopat heriften her şeyi beklemeliydim. “Bu gece neyle karşılaşacağımı bilmiyorum,” dedim kendi kendime, ama geri dönmek artık mümkün değildi.

 Asıl fırtına dışarıda değil, resmen içimde kopuyordu. Kalbim, rüzgârın ve yağmurun ritmiyle birlikte çarpıyor, adımlarımı hem hızlandırıyor hem de durduruyordu. Her damla, her rüzgar patlaması bana cesareti. hatırlatıyordu karanlıkta bir adım atmak cesaretini.

Delikli kapının önünde durduğumda delikten içeri baktım. Sadece arada dalgalı deniz görünüyordu. Her şey zaten çok karanlıktı.

Arkamdan ‘hey’ sesini duyunca irkildim. Hey’i bile İtalyan aksanıydı. Konuşması kişiliğinden çok farklıydı. Arkamı döndüğümde tavan sandığım boşluğun gizli bir kat olduğunu fark ettim. Ağzım ‘o’ şeklinde açık kaldığında gülmeye başladı. ‘’Orda dikilmeyi bırak da tırman!’’

Kenardaki duvarın üstüne çakılmış merdiven basamaklarını görünce ağzımdan Türkçe bir küfür yuvarladım. ‘’Ne?’’ dedi birden anlamadığı için.

‘’Babanı sikeyim’’ dedim tek nefeste. ‘’Babana küfür ettim. Daha önceden bu gizli merdiveni söylemediğin için.’’ Kahkahası giderek daha da artarken ‘’Güvenliği sağlayacağımı söylemiştim.’’ Dedi. ‘’Anlamış olman gerekirdi.’’

Herhangi bir cevap vermeden basamakları çıkmaya başladım. 9. Basamaktan sonrası düzlemdi. ‘’Gülmeyi bırak da elini uzat psikopat herif!’’ elimi uzatıp tutmasını bekledim.

‘’Psikopat mı?’’ dedi elini çenesindeki sakallara geçirirken.’’ Yakıştı gibi ha,’’ düşünür gibi yapmayı bırakıp elimi tuttu. Elleri benimkilerin aksine çok sıcaktı. Tek hamleyle kendimi kurtarınca elimi aniden ellerinden ayırdım ve pantolonuma sürdüm.

Bunu farkedince gülümsememek için dudaklarını birbirine bastırmaya başladı.

‘’Ben kapıyı açayım sen de babama küfürlerine devam et.’’ dedi. Ellerimi saçlarımdan geçirirken saate baktım. Tam da gece yarısıydı. Saati cebime atıp öne atıldım.

Neden böyle kibar ve alaycı davranıyordu bilemiyordum. Kilidi döndürüp kapıyı açtığında kapı ağır ağır aralanmaya başladı. Gözlerime inanamadım. Masanın üzerinde özenle hazırlanmış bir ziyafet vardı. Taze fesleğen yaprakları, zeytinyağının parıltısı, kırmızı domateslerin canlılığı… Her tabak ayrı bir sanat eseriydi ve masanın önünde Danilo, her zamanki tiksinç sakinliğiyle bana bakıyordu. Gözlerindeki o gizemli, hafif alaycı gülümseme, tüm korkularımı bir anda daha da yoğunlaştırdı.

“Hoş geldin, Alican. Bugün nasılsın? Daha iyisin değil mi?” dedi. Sesi sıcak ama keskin, bir yandan rahatlatıcı bir arkadaş sesiyken, bir yandan ise tehditkâr bir komutanın sesi gibiydi.

Kelimeler boğazımda düğümlendi. Savaş, fırtına, korku… Hepsi aynı anda çarpıyordu kafamda. ‘’Bana adımla seslenme bir daha.’’ dedim sertçe. Kendisinin çektiği değil de yanındaki sandalyeye uzanarak masaya oturdum, gözlerim hâlâ Danilo’nun gözlerinde, sanki orada sakladığı sırları çözmeye çalışıyordu. ‘’Nasıl emrederseniz komutanım!’’ dedi bu sefer de. ‘’Neden birden şakacı oldun sen?’’ sinirle karışık sorduğum bu soru bile onu rahatsız etmemişti. Ya da takındığı rolü iyi oynuyordu.

Önüme bir tabak lazanya koydu. Koku öylesine davetkar ve sakinleştiriciydi ki, bir anlığına savaşın ve korkunun hepsini unutmuş gibi oldum. Arkamı dönüp montumu sandalyeye astım. Ama zihnim durmuyordu.

“Sen… her şeyi kendin mi hazırladın?” diye sordum, sesim titriyordu.

“Kimseye güvenmem, Alican. Mutfağa bile,” dedi Danilo, hafif bir gülümsemeyle. “Şaka bir yana her şeyi ben hazırladım. Evet çünkü 9 yıl bir cruise gemisinin ana mutfak şefliğini yaptım.” Gözlerimi devirdiğimde aynısını yapmaya çalıştı ama başaramadı. ‘’Mutfakla aram iyidir yani,’’ dedi.

Bir lokma aldım. Peynirin ağızda erimesi, sosun yoğunluğu… O an her şey bir anlığına sıradan gelmişti. Ama zihnim hâlâ kaotik bir fırtınanın içindeydi. ‘’Neden ordan ayrıldın peki?’’ dedim ağzımdaki lokmayı yutmayı bile bekleyemeden. ‘’Silahlar, adam kaçırma, tehdit, şantaj falan daha mı cazip geldi?’’

“Savaşmak istemiyordum,” dedi, “Ama beni buna zorladılar.’’ O da lazanyadan bir lokma aldı.

İçimden bir ses asıl düşmanının kim olduğunu kendinin de bilmediğini söylüyordu. Danilo bunu fark etmiş olmalıydı, çünkü bana baktığında gözlerinde hafif bir onay vardı. “Korkmak, Alican, en güçlü silahındır. Onu kılıç gibi kullan,” dedi.

Bir an sustum. Korkum… aslında bir yük değil, bana yol gösterecek bir işaretti. Cesaret, korkusuzluk değil, korkuyu anlamak ve onunla yürümekti. Ama içimdeki korku hâlâ beni sarsıyordu. “Ya başaramazsam?” diye fısıldadım kendi kendime.

Danilo masadan bir şişe şarap alıp kadehime doldurdu. “O zaman birlikte düşeriz,” dedi beni duyduğunu belli ederek. “Ama yalnız düşmektense, birlikte ayağa kalkmayı deneyelim.”

Bir anda dudaklarına kaydı bakışlarım. ‘’İçimden bir ses,’’ dedim öne eğilerek. ‘’Benim düşüşüm gram sikinde olmaz, diyor’’ bir elimle bacağımı sıkarken diğerini çeneme dayadım.

‘’Nasıl düşünmek istersen öyle düşün,’’ sesi boğuk geliyordu. ‘’Günün sonunda ne olacağını kendi gözlerinle göreceksin.’’

‘’Ne yaparsın?’’ dedim yine ağzımı tutamayarak. ‘’Yine öldürmekle tehdit mi edersin?’’Biraz gülümseyip tabağına döndü.

Yemek boyunca konuşmalarımız yavaş yavaş derinleşti. Danilo, tabaklardan birini hafifçe iterek elimi işaret etti ve gülümsedi
“Bunu tatmadan karar verme. Alican. Alejandro amcanın turşularından da var içinde.” Yine adımı söylemişti. Bu sefer azarlamak yerine umursamamayı seçtim. Belki susarsam kullanmaz diye düşündüm.

“Onu nasıl kandırıyorsun sahi?” diye sordum, çatalımı masanın kenarına koyarak. ‘’Psikopat herif demek az bile sana’’ Danilo, bir an durdu, sonra omuz silkti. “Hayatta her şey bir strateji değil belki, ama çoğu zaman bir kararın sonucu, hayatının şekillenmesine sebep olur. Benim savaşlarım da, masalarım da bundan ibaret. Hazırlık ve farkındalık.”

‘’Sikerim farkındalığı da hazırlığı da!’’ iki elimi de masaya sertçe koyduğumda bu sözlerimden çoktan pişman olmuştum. ‘’Şiir gibi konuşma. Adam gibi konuş!’’

Yine cevap vermeyip lazanyasına döndü. Ben, gözlerimi masadaki lazanyadan ayırıp ona baktım bana bakmasını bekleyerek. “Peki beni neden buraya çağırdın? Neyi denemek istiyorsun? Cesaretimi mi yoksa korkumu mu?”

“Her ikisini de,” dedi Danilo, gözlerindeki ışık hafifçe değişti. “Savaşmak isteyen cesur birini mi, yoksa kendi korkularıyla baş edemeyen birini mi yanımda görmek istiyorum… Farkı bilmek zorundayım. Bazen sınırlarını görmek için kendini zorlamalısın.”

“Ya başaramazsam?” diye sordum. Sesim titriyordu, ama merak ve korku arasında bir denge kurmaya çalışıyordum. Hafifçe eğildi, bana bakarken gözlerindeki ciddiyet daha da arttı “Başaramamak, pes etmek anlamına gelmez. Bazen en büyük zafer, yalnızca savaşın içinde durabilmektir. Korkunu kabul edebildiğinde, o korku seni yok etmez; seni güçlendirir.” Sürekli kitabın ortasından konuşuyordu. Aşırı tuhaf geliyordu kulağa.

Bir an sessiz kaldık. Yağmurun uğultusu fenerin taş duvarlarından yankılanıyor, dalgaların sesi arada bir masanın üzerinde titreşim yaratıyordu. Kafamın içi düşüncelerle doluydu. Bu adam yalnız savaşmıyor; kendine güvenemeyen birini yanına almanın önemini biliyor. Ama aynı zamanda bana güvenmeyi öğretiyordu.

“Bana hep doğru yolu mu gösteriyorsun yoksa bana kendi yolumu mu bulmamı mı bekliyorsun?” diye sordum bu sefer de.

Danilo hafifçe gülümsedi, tabağından bir lokma ravioli aldı ve çatalı masaya bıraktı. “Sadece hayatta kalmana bak, diyorum.” dedi.

Bir süre daha yedik ve konu savaşın ötesine geçti; geçmişten gelen anılar, kayıplar ve yaşanan ihanetler üzerine konuştu. Anlattıkça ses tonu yumuşuyor, gözlerinde geçmişin gölgeleri beliriyordu. Ben ise sessizce dinliyordum, bazen sorular soruyor, bazen sadece gözlemliyordum. Her cümlesinde bir şey daha öğreniyordum. Kendisi ailemi çok merak etmiyordu.

“Peki,” dedim sonunda, gözlerim ona kenetli, “bütün bunların sonunda ben ne oluyorum? Yanında savaşacak bir müttefik mi, yoksa sadece öylesine biri mi?”

Danilo bana uzun uzun baktı, sonra gülümseyerek kadehini kaldırdı. “Bu bana kalmalı bence,” dedi.

Neden, diye sorduğumda duymamış gibi yapıp şarap şişesini kafasına dikti. ‘’Bu aromayı seviyordum’’ dedi bıyık altından gülümseyerek.

Bir süre daha sessiz kaldık. Dışarıdaki yağmur ve dalgaların sesi, fenerin taş duvarlarından yankılanıyordu. İçimde hafif de olsa bir dinginlik ve huzur belirdi.

‘’Ailen nerde peki?’’ diye sordum biraz daha özelleri merak ederek. ‘’Annem ben üniversiteye giderken kansere yakalandı. Şuan bir dağ evinde yalnız yaşıyor.’’ Sesi düzdü. Herhangi bir üzüntü kırıntısı aradım ama yoktu.

‘’Peki baban?’’ diye atladım. ‘’Kardeşin falan yokmu?’’

 Elindeki çatalla oynarken bana döndü. ‘’Babam annemin bana hamile olduğu dönem ölmüş.’’ Sesi kulaklarımda yankılanırken babasına küfrettiğim aklıma geldi. ‘’Onu hiç görmedim ve kardeşim de olmadı o yüzden.’’

‘’Ben,’’ dedim ellerimi nereye koyacağımı şaşırıp kucağıma atarak. ’Çok özür dilerim başın sağ olsun ve-‘’ hemen araya girerek kelimeleri boğazıma dizdi. ‘’Sorun değil’’ Ellerini iki yana açtı. ‘’Ben alıştım yani…’’ doğru kelimeleri bulmaya çalışıyordu ama yapamayıp pes etti. Bardağına biraz daha şarap doldurdu. ‘’İster misin?’’

Şişeyi havaya kaldırdığında tikinir gibi yaptım. ‘’Onu kafana diktin olmaz.’’

Gülerek şişenin ağız kısmını gömleğine sildi. ‘’Şimdi oldu mu?’’ Dudağı hafif kıvrılmıştı. Sabah beni boğan adamdan eser yoktu. Elim istemsizce boğazıma gittiğinde sıktığı yerlerin acıdığını hissettim. Muhtemelen morarmıştı da. Aynaya bakmaya yüzüm olmadığı için görememiştim sabah.

Şişeyi bana gösterip cevabımı beklediğinde, başımı salladım. “Kusucam galiba,” dedim masa örtüsüyle oynarken.Yeniden kahkahayı bastı, tabağından bir lokma daha ravyoli alıp çatalına taktı. “Bak, bu şarap öyle bir şey ki, bazılarını cesaretlendirir, bazılarını… işte böyle tepki vermeye zorlar.” Lokmayı ağzına götürürken bile gülüyordu.

Ben kıkırdadım ama gözlerim hâlâ ona odaklıydı. “Yani senin dediğine göre, ben korkak mıyım?” İki işaret parmağımla da kendimi gösteriyordum.

“Hiç de değil,” dedi, kaşlarını kaldırarak. “Sadece… biraz heyecanlısın. Heyecan ve korku birbirine karışınca, güzel bir şey ortaya çıkar. Adrenalin, işte o kadar.”

Ben çatala bakıp, yemeğe daldım. “Hmm, yani senin mantığına göre bu yemeği yerken korkmam normal.” kafamı biraz sola yatırıp tam da gözlerinin içine bakıyodum.

“Adenalin,” dedi Danilo, gözlerini kısıp gülerek. “Adrenalin dedim ters yerlere çekme.” Elerini masaya gerip arakaya biraz daha yaslandı.

Ben başımı salladım. O ara hafif sarsılmıştım. Sandalyeye bakmak için eğildiğimde Danilo’nun elini gördüm. Sandalyemin bacağını sıkıyordu.

Bir süre sessiz kaldık. Yağmurun sesi ve masanın üzerindeki mum ışığı arasında, fenerin karanlığı bir tılsım gibi etrafımızı sardı. Biraz çekinip konuşmaya çalıştım.

‘’Elin,’’ kekeleyerek konuşmaya başlamıştım bile. ‘’Ne olmuş elime?’’ diye sordu ince bir tınıyla. Direkt olarak dudaklarıma bakıyordu.

‘’Y-yani,’’ ben tam konuşmaya başlarken işaret parmağını dudaklarıma sürterek sus işareti yaptı. Ellerimi suratımdaki ellerinin üzerine koydum.

Fenerin sarı ışığı parmaklarımızın arasından geçerken bir anlığına yine her şey sustu. Kalbimin atışını kendi nefesimde hissedebiliyordum.
“Böyle bakma bana,” dedi neredeyse fısıldar gibi. Ama bakışlarını kaçırmıyordu, sadece biraz eğiliyor gibiydi, ama bir adım geri.
“Bakmıyorum,” diyip yutkundum. Boğazım yutkunurken bile acıyordu. Ama sesi titriyordu, kelimelerim gibi. İçimde sadece saf bir korku vardı.

Masanın kenarına dokunurken parmak uçlarımız neredeyse değdi, ama çarpışmadan hemen önce geri çekildi. İçimde garip bir kıvılcım yayıldı. Konuşamıyorduk. Belki de konuşmaya gerek yoktu; sessizlik bile dolup taşan bir gerginlik yaratıyordu.

Derken birden elini yeniden indirip sandalyemi çekti. Tek koluyla sandalyem onunkinin dibine gelmişti.Diğer eliyle saçlarımda gezinirken gözlerimiz birbirine çok yaklaşmaya başladı. Arkadaki montum gözümün önünde yere yapışmıştı. 

İstemsiz bir gülümseme dudaklarımı buldu. “Bu… garip,” diye fısıldadım.
“Ne?” haylazca soruyordu. Amacı neydi bilmiyordum ama şeytanla dans etmek gibi bir şeydi.
“Hiçbir şey…” Ama gözlerim hala onun gözlerindeydi ve ikimiz de bunu biliyorduk.

Fenerin ışığı ile gölgemiz duvarda dans ediyordu. Her gölge, her titrek alev birer adım gibi, birbirimize yaklaşmamıza izin vermeyen görünmez bir sınır çiziyordu. “Susmak bazen konuşmaktan daha fazla şey anlatır,” dedi yavaşça. Nefesi bana dokundu, ama elleri hâlâ uzak bir mesafede kaldı.

Saatler geçiyormuş gibi geldi ama sadece birkaç dakika geçmişti. Her kelime, her bakış, her duraksama; hepsi bir oyun, ama kurallarını ikimiz de bilmiyorduk. İçimde hem merak hem korku hem de garip bir huzur vardı. Kalbim onun varlığını her hissettiğimde hızlanıyor, ama bir yandan da o yavaş ritmiyle beni esir alıyordu. Bir bacağımı diğerinin üzerine attım yavaşça. Gözleri tam olarak ordaydı. Duygusuzca bakıyordu biraz da ihtiyaçla. Ya da ben tamamen salaklaşmıştım.

‘’Sonunda…’’ masanın kenarına hafifçe yaslandım. O da bana doğru hafifçe eğildi. Nefesimiz birbirine karışmadan, sınırlarımızı zorlamadan sadece durduk. Sanki bu sessizlik, bir çağrıydı; bir sonraki adımı atmadan önce ikimizden biri kıracak bu gerilimi.

Ve ben biliyordum, bir adım atmadan hiçbir şey değişmeyecek. Ama o adımı atmamak da artık neredeyse imkânsızdı. Masanın üzerindeki mum, eriyen balmumu damlalarıyla sessiz bir ritim tutturuyordu. Ben nefesimi tutarken o, bir adım daha yaklaştı. Gözlerimiz birbirine kilitlenmişti; kelimeler gerçekten de gereksizdi, çünkü her bakış, her duraksama kendi hikayesini anlatıyordu.

Parmak uçları masanın kenarına dokunmuştu ama hafifçe titriyordu. Benim elim istemsizce onun elinin yanına kaydı; temas etmeden sadece çok yaklaştı. Hatta farkında bile olmadan biraz geri çekildi, ama bu geri çekilme daha da fazla çekim yaratmıştı.

“Burası… biraz dar değil mi?” diye fısıldadım, sesi kendi kulağıma bile tuhaf geliyordu. Bacaklarımı yeniden düzeltip eski haline getirdim.
“Belki… bence böyle daha iyi” dedi, sesi yavaş ve dikkatlice. Gözlerini benden ayırmadan hafifçe başını eğdi.

Bir anlık cesaretle ellerimiz masanın üzerinden neredeyse çarpıştı. İkimiz de küçük bir irkilmeyle geri çekildik, ama gülümsemelerimiz aynı anda belirdi. Bu gülümseme, sessiz bir anlaşmaydı; aramızdaki gerilimi kabul eden ama sınırları zorlamayan bir anlaşma. Dudaklarını ıslatıp bana döndüğünde heycandan neredeyse kusacaktım.

Yağmurun sesi, camda ritmik bir melodi çalarken, ben fark ettim ki kalbim sadece onun nefesini dinlerken bile hızlanıyordu. Sessizlik, kelimelerden daha fazla konuşuyor gibiydi. Onun nefesinin hafif titremesi, benim içimde bir fırtına yaratıyordu. İçimdeki şeyin de sadece korku olmadığını yavaş yavaş anlayabiliyordum. Bana normal davrandığında nasıl da rayından çıkıyordu her şey...

Fenerin ışığıyla dans eden gölgeler, sanki bizim adımlarımızı, küçük hareketlerimizi izliyordu. Her an, bir dokunuş, bir kelime veya sadece bir bakışla sınırlarımızı test ediyorduk. Ama kimse, hiçbirimiz bu sınırı aşmak istemiyordu… Henüz.

Bir süre daha sessizce durduk. Zamanın daha da yavaşladığını hissettim. Ve o anda anladım: bu sessizlik, bu gerilim, belki de bir ömür boyu sürecek bir hikayenin ilk cümlesiydi.

‘’Şimdi bir karar ver?’’ Gözlerimi kapattım. Dünden beri hiçbir şey yememiştim. Heyecanla ve biraz da yeni yediğim için toklukla mideme kramp girdi. ‘’Benimle beraber savaşacak mısın?’’

Benden bir karar bekliyordu. Sözlerine güvenmiyordum. Gözleri doğruları söylüyormuşçasına parlıyordu ama bira dükkanında da aynı havayı takınmıştı. Ellerimi saçlarıma geçirip gözlerimi açtım. Boş gözlerle ona bakarken onun lacivert hareleri dudaklarımdaydı. Elini sırtıma attığında gözlüğü olmasa alınlarımız birbirine değecekti. sırtımdaki tüm kaslar kasıldığında nefesim komple kesilmişti. Eli yavaşça aşağı iniyordu.

Bacağımın içini sıkmaya başladığımda daha da kasıldım. ‘’Olur’’ dediğimde gözleri hâlâ dudaklarımdaydı. Sırtımdaki eli aniden durdu.

Fenerin altında söz veriyordum sabahına beni boğan adama. Fenerin kenarlarında mumlar da vardı.‘’Çişim geldi.’’ Dediğimde çoktan ayağa kalkmıştım. Ya da kalkamamıştım... Çünkü ayağım monta takılıp beni yere düşürmüştü.

İkimiz de kahkaha atmaya başladığımızda ölüm fermanımı imzalamışım gibi hissettim.

Devam edecek

 

 

 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Alican Danilo Bl

Alican Danilo bl 2

Alican Danilo bl 5